Yıllarca topluma ABD ve Rusya iki düşman güç olarak sunuldu. Bunun sonucu olarak toplum adeta iki taraftan birini tercihe zorlandı. Netice itibariyle sağcı ve solcu diye iki gruba ayrılan insanımız, özellikle de gençlerimiz sürekli olarak çatıştılar. Ülkemiz belli periyotlarla iç çatışmaya sürüklendi. Bu köşede daha öncede hatırlattığım 1980 darbesi sonrası yargılamalarda aynı silahla sabah solcu, öğleden sonrada bir sağcının katledildiği bilgisi sanık dosyalarına girmişti. Yani, aslında sağcılık adına da, solculuk adına da vuruşanlar emperyalist güçlere hizmet emişlerdi. Bu gerçeği birçok insan uzun yıllar sonra fark edebildi. Bir başka ifadeyle bizim gençlik yıllarımızda ülkelerinin bağımsızlığı için mücadele verdiklerine inananlar yıllar sonra geriye dönüp baktıklarında, sağcılar ABD, solcular da Rus emperyalizmine bilmeden hizmet ettikleri gerçeği ile yüz yüze geldiler. Ne var ki, buna rağmen emperyalist ittifakını toplumun geniş kesimlerinin görmesi kolay olmadı. Bu konuya ilk olarak Rahmetli Erbakan Hocam dikkat çekti. İkinci Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru ABD, İngiltere ve Rusya’nın aralarında yaptıkları anlaşmalar ile dünyayı sömürü alanlarına ayırarak paylaştıklarını anlattı. Yani, İslam ülkelerinin sömürülmekten kurtulabilmeleri için öncelikli olarak aralarında birlik oluşturmaları gerektiğini vurguladı. Bunun ilk adımı olarak da D-8’ler kuruldu. Bunun karşısında Haçlı-Siyonist ittifakı boş durmadı, içerideki gafil yandaşlarının da desteği ile o günkü koalisyonu parçaladılar.

Suriye’deki son gelişmelerle ilgili değerlendirme yapmak niyetiyle yazıya başladım. Ancak bir gazetede, ”Washington’la Moskova anlaştı mı?” başlıklı haberi görünce söz konusu anlaşmanın çok gerilere dayandığına dikkat çekmeye ihtiyaç duydum. Çünkü bu emperyalist güçlerin aralarındaki dünyayı sömürü anlaşmasını dikkate almadan olayları doğru değerlendirmek mümkün olmayacaktır. Meseleye Suriye bazında baktığımızda bile ABD ile Rusya anlaştı mı sorusuna bile gerek kalmıyor. Çünkü söz konusu başlığın altındaki haberde bu anlaşma net bir şekilde ortaya konuyordu. Kısaca şöyle deniyordu:

“Türkiye’nin Barış Pınarı Harekâtı kapsamında Fırat’ın doğusundaki ilerleyişini durdurmak için devreye giren ABD, 17 Ekim’de Başkan Yardımcısı Pence ve Dışişleri Bakanı Pompeo’yu Ankara’ya göndermişti. Bu ikili Türkiye’ye ABD’nin PKK/YPG’yi Suriye’nin kuzeyinden çekeceği sözü verdi. Böylece harekâta ara verildi. Bu sırada rejim sadece Fırat’ın doğusunda Kamışlı böylesinde varlık gösteriyordu. Burada ABD, PKK/YPG yanında Rus varlığı da bulunuyordu.

ABD’nin Münbiç, Kamışlı, Haseke, Ayn el Arab’ı Rusya’ya teslim etmesinin ardından o tarihe kadar Lazkiye ve Tartus’ta üsleri bulunan Rusya, Fırat’ın doğusunda da üslenmeye başladı. Böylece Rusya’nın Suriye’deki askeri gücü büyük oranda arttı. M5 karayolunun tamamına hakim olan rejim, Halep-Şam hattında kontrolü sağladı. Rusya, doğudaki lojistiği sağlamak için M4 yolunu da istiyor.”

Öte yandan ABD’nin Suriye’de Türkiye’yi Rusya ile karşı karşıya getirmek istediği açıkça görülüyor. Bu arada ABD, yeni tablo karşısında Ankara’ya tam destek mesajları veriyor. Bu mesajlara inanmanın yaşananlar karşısında mümkün olmadığı ortada. İnanılması sonucunda ortaya çıkabilecek yeni olumsuzlukların unutulmaması gerekiyor. Çünkü Rusya açıktan Türkiye’ye karşı Esad rejimine destek verirken ABD’nin de aynı desteği yıllardan beri sürdürdüğü ortada. Aksi halde Esad rejiminin ayakta kalması mümkün olabilir miydi?