Meselelerimizi kendimiz çözsek, çözebilsek, iç meselelerimize bir takım dış çevreleri sokmasak iyi olmaz mı Ülkemizde darbelerden önce birilerinin soluğu ABD’de alması, darbelerin ardından demokratik düzene dönme hazırlıkları ile birlikte yine bazı siyasilerin ABD’ye gitmeleri, orada bir takım görüşmeler yaptıktan sonra ülkeye dönerek siyasi parti kurmaları ve seçimlere girmeleri şahsen kanıma dokunuyor. Yani darbelerin de, sivil siyasetin arkasından da bir vesileyle ABD çıkıyor. Böyle olunca da bağımsızlığımızın tartışılması ve sorgulanması gerekmez mi Eğer küresel güçler ülkelerin iç politikalarını da belirleme noktasına gelmişlerse o zaman değişik adlar ve farklı iddialarla partilerin siyaset sahnesinde boy göstermesi bir aldatmacadan öte gidebilir mi
İşin bir başka boyutu ise bağımsız ve demokratik bir rejime sahip olan ülkemizde siyasilerin birbirlerini “ABD’den icazet almakla” itham etmeleridir. Bu noktada bir hüküm vermeden bazı gelişmeleri ana başlıkları ile hatırlatmak isterim.
28 Şubat döneminin ardından oluşturulan koalisyon hükumeti ve bu hükumetin icraatları uzun süre tartışıldı. Hatta Kemal Derviş’in ABD’den özellikle gönderildiği çok söylendi. Sonunda üçlü koalisyon bir yandan darbe heveslilerinin isteklerini yerine getirdi, öbür yandan küresel sermayeyi memnun edici ama ülkemizin milyarlarca dolar zarara girmesine yol açan adımlar attı. Sonuçta ilk seçimde koalisyon ortakları sandığa gömüldüler ve iç politikada yeni arayışlar gündeme geldi. Bu arayışta ABD’nin bölgemize yönelik ’Ilımlı İslam’ projesinin hayata geçirilmesi isteği de belirleyici oldu. Sonuç itibariyle ilk seçimlerde Milli Görüş gömleğini çıkardıklarını ilan edenler iktidar oldu. Bu arada dinler arası diyalog ve hoşgörü bayraktarlığını ellerinden düşürmeyenlerin oluşturduğu bir grup da bu gelişmelerden payına düşeni aldı. Böylece 10 yıl geçti. Sonunda ne olduysa oldu bir anda iktidar ile dünyada diyalog ve hoşgörü rüzgarı estirenler arasında ipler koptu. Öylesine koptu ki dünya insanlığına hoşgörü sergileyenler uzun süre birlikte yürüdükleri siyasi kadrolara karşı aynı hoşgörüyü göstermez oldular.
Bu arada CHP’de Baykal’ın istifa etmek zorunda kalışı ile partide meydana gelen yönetim değişikliğinin ardından medyaya yansıyan haberlerde CHP’deki bu değişikliğin arkasında bir takım dış çevrelerin olduğu yazılıp çizilmişti, ama genellikle bu iddialar fazla ciddiye alınmamıştı ya da alınmak istenmemişti. Çünkü bu iddiaların ciddiye alınması ülkemiz bağımsızlığının tartışmaya açılması anlamına geliyordu.
İktidar ile hoşgörü ve diyalog grubu arasında iplerin kopması ile CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu’nun ABD’ye gitmesi ister istemez bir takım tartışmaları da gündeme getirdi. Mesela, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli Kılıçdaroğlu’nun ABD ziyaretini icazet aramak olarak nitelendirdi. Şahsen sadece Kılıçdaroğlu değil hiçbir siyasi liderin böyle bir icazet arayışı içinde olduğunu düşünmek istemiyorum. Bu arada Kılçdaroğlu’nun ABD’nin Başkenti Washington’da hoşgörü ve diyalog grubunun ABD’deki çatı örgütlerinden Türk-Amerikan Birliği temsilcileriyle buluştuğu haberi de gazetelerde yer aldı. Bu haberler mahalli seçimlerde hoşgörü grubunun bazı illerde CHP ile birlikte hareket edeceği söylentileri ile birlikte düşünüldüğünde insan ister istemez üzülüyor. Bu arada Kılıçdaroğlu’nun “Amerika’da daha güçlü bir CHP olacak”,”Partimizdeki değişimi anlatamamışız”, açıklamaları ile yine Kılıçdaroğlu’nun ABD ziyaretinin bazı gazetelerde “CHP’den Kongreyi etkileme turu” başlıkları altında verilmesi ister istemez hâlâ kendi göbeğimizi kendimizin kesemediğini düşündürüyor.