Bazılarının gözünü Batı medeniyeti denen, kerameti kendinden menkul kültürel yapı ile toplumumuz arasında bir kan uyuşmazlığı olduğunu artık görmesi, gereksiz yere onlarla birlikte olmak ve onlara benzemek için çırpınıp durmaktan vazgeçmesi gerekiyor. Çünkü 150 yıla yaklaşan bir süredir kendilerini aydın ilan eden bir kesim tarafından Batı, insanımıza ulaşılması gereken hedef olarak gösteriliyor. Hâlbuki Batı dünyası ile bütünleşmemizin mümkün olmadığı yüzlerce kez net bir şekilde görüldü. Bütünleşmemizin mümkün olmadığından söz edişim bir tesadüf değil. Artık, net bir şekilde görüyoruz ki, toplumumuzu Batı’ya benzemek mutlu etmiyor. Aksine mutsuzluğu katmerleşiyor. Çünkü bizi mutlu eden bir hareket Batılıyı mutsuz ediyor. Söz gelimi bir ihtiyaç sahibi ile ekmeğini paylaşmak benim insanım için mutluluk sebebi iken Batılı için öyle değil. Eğer, yardım adı altında verdiğinin karşılığını fazlası ile almayacaksa Batılı için ekmeğini bölüşmek yokluk ve fakirlik ifadesidir.

Bunun ötesinde Batı toplumu ile aramızda köklü bir inanç ve kültürel farklılık söz konusu. Bunda ne var dinebilir. Ancak, toplumların ruhunu şekillendiren hususun başında inanç ve kültürel yapısı gelir. Yıllar önce yaşadığım bir olayı aktararak ne demeye çalıştığımı ifade etmek istiyorum. 1977 yılı başlarındaydı. Şevket Kazan ağabey Çalışma Bakanı idi. Bakanlığa gelişinin ardından ilk yurt dışı gezisini Almanya, Belçika, Hollanda ve İsviçre’ye yapmıştı. Bizde o geziye katılmıştık. Bir gezimizin bir bölümünde uğradığımız bir Alman şehrinde Konsolos Bey heyeti bir akşam yemeğine davet etmişti. Yemek samimi bir sohbet havası içinde geçerken söz işçilerimizin uyumdan kaynaklanan yaşadıkları sıkıntılara ve bunda kültürel farklılığın rolüne geldi. Konsolos Bey bu kültürel farklılığı şahit olduğu bir olayla aktardı.

Konsolos Türklere karşı sevgi besleyen yaşlı bir Alman hanıma bayramları vesilesiyle ziyarete gidiyor. Konuşurlarken hanımın oğlu annesini ziyarete geliyor. Bir süre sonra ev sahibinin oğlu izin isteyip giderken anne, üzerinde sigara varsa bırakmasını istiyor. Oğlu da cebindeki paketi bırakıyor. Buraya kadar olanlarda bir özellik yok. Ancak, paketi alan anne parasını uzatıyor, oğlu da parayı alarak gidiyor. Bu olayı dinlediğimde yadırgamıştım. Çünkü bizde anne ya da baba çocuğuna para verir, bundan da bir karşılık beklemez. Yani anne ve baba olmamızın gereğidir. Evlatlarımıza ve yakınlarımıza destek olmak gayet doğaldır.

İşte böylesine farklı bir anlayışın sahipleri olarak yıllardan beri bu ülkeyi yönetenler insanımızı Batılıya benzetmek için ne kadar çaba gösterilmişse gelinen noktada insanımız Batı değerlerini benimsemedi. Benimsediği kadarıyla da giderek mutsuzluğu artıyor. Çünkü kendi kimliğimiz zedelenirken Batı değer yargıları da bizi mutlu etmiyor. Sonuç olarak kimliksiz bir toplum oluşturulmaya çalışılıyor. Batılılar bunun farkındalar. Sonuçta ortada kalan bir toplum oluşuyor. Bu arada Batılının da bizi kendinden kabul etmeyişi, kapıda bekletilmesi gereken bir topluluk olarak yaklaşımı onur kırıcı bir noktaya gelmiş bulunuyor.

Batı dünyasında yaygınlaşan Türk ev İslam düşmanlığı bunun en açık göstergesi. Uzun yıllardan beri üyesi olduğumuz NATO örgütü de Haçlı anlayışının bir organı olduğu için olsa gerek, bugüne kadar Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu bir noktada yanımızda olmadı. Ama biz ne zaman istenmiş ise asker göndererek ya da maddi olarak destek verdik. Onların yaptığı tek şey uygulanmayan bir takım sözler vermekten öte geçmedi. AB ile ilişkilerimiz de asılsız sözlerle meşgul edilmekten ibaret. 4 sene önce mültecilerle ilgili varılan anlaşma bile rafta kaldı. Bugün ise kapıları açıp mültecilerin AB kapılarına dayanmasının ardından heyetlerin biri gidip, diğeri geliyor. Yıllardan beri üyelik müzakerelerinin sonuçlandırılmaması da gösteriyor ki, Haçlılar ile ciddi bir kan uyuşmazlığımız var. Böyle olunca da artık bu ilişkileri gözden geçirmek gerekiyor.