Deprem konusunda Türkiye nin sayılı otoritelerinden Prof. Mete Işıkara şöyle feryad ediyor:

"İstanbul da bir milyonun üzerinde konut var. Muhtemel (olası) bir depremde bunların yüzde 5 i yassı kadayıf gibi olacak, yüzde 15 i ağır hasarlı, geri kalanları da orta hasarlı olacak." (Vatan gazetesi, 13.12.2005)

Bir milyonun yüzde beşi 50 bin eder. Yani İstanbul da 50 bin bina yassı kadayıf gibi çökecek, içindekilere mezar olacak. Bir binada ortalama kaç kişi yaşıyor Beş katlı bir apartman düşünün, her katta iki daire, yekûn ondaire eder. Her dairede dört kişi yaşasa, o bina kırk kişiye mezar olacak. Bundan çok daha fazla nüfus barındıran binalar da var.

Yazarken insanın tüyleri ürperiyor, beklenen büyük depremde belki de bir milyon kişi ölecek, tarihin en büyük faciasını yaşayacağız.

Uzmanlar, bilim adamları yıllardır, feryat ediyorlar, haykırıyorlar, bangır bangır bağırıyorlar ve sorumlular gereken tedbirleri almıyor.

Âcilen ne yapılması lazım:

BEKLENEN BÜYÜK ZELZELEDE YIKILACAĞI BİLİNEN YÜZDE BEŞ ÇÜRÜK BİNAYI DERHAL TAHLİYE ETMEK.

İşte sayın idarecilerimiz, sorumlular, ilgililer bu yolda gerekeni yapmıyorlar.

"Efendim biz zelzele hakkında şimdiye kadar 127 büyük toplantı, 468 orta toplantı, 2720 küçük toplantı yaptık; hazırlanan raporlar toplam olarak dört bin yedi yüz elli üç sayfa tutmaktadır, konuşmaları uç uca sıralasanız dünyayı iki buçuk kere devreder..."

A benim canım efendim, bu toplantılar, bu raporlar, bu zelzele edebiyatı İstanbul daki 50 bin çürük binanın ayakta durmasını sağlamaz ki... Bunların içinde yaşayan bir milyon halkın enkaz altında can vermesini önlemez ki...

Tekrar ediyorum: Yapılacak ilk iş bu binaları en kısa zamanda boşaltmaktır.

Yaklaşan zelzelede en büyük darbeyi Avcılar semti yiyecekmiş. Oradaki halka size başka yerlerde meskenler verelim, şimdiki mekânlarınızı terk ediniz, diyorlarmış, onlar da:

Kesinlikle olmaz, bizim evlerimiz çok kıymetli, sizin vereceğiniz evler değersiz... kesinlikle çıkmayız, başka yere gitmeyiz...

Şu kafaya bakın... Muhtemel bir depremde enkaz altında kalacak, bunu düşünmüyor, ucuz pahalı hesapları yapıyor.

Aynı semtte 17 Ağustos 1999 depreminden sonra bazı binalar hasar görmüştü. Açıkgöz sahipleri ne yaptılar Çatlakları tâmir ettiler, boyayıp badana ettiler, kırılan camları onardılar ve mülklerini kusursuzmuş gibi satışa arz ettiler. Rezalet!

Okuyucularım hatırlayacaklardır, Avcılar Belediyesi ağır hasar görmüş bir binanın yıkılması için karar aldı; bina sahibi hemen mahkemeye müracaat etti, bu kararın iptalini istedi. Niçin Çatlakları sıvatacak ve sonra malı satacak... Yıkım kararını iptal ettirmek için bilirkişilerden (ah bilirkişiler...) "bina sapa sağlamdır." diye bir de rapor aldı, mahkeme bu rapor üzerine yıkımı durdurttu.

Sonra ne oldu Bilirkişilerin sağlamdır raporu verdikleri o koca bina bir gece ansızın korkunç bir gürültüyle çöktü, tuz buz oldu... Gazeteler yazdılar, televizyonlar gösterdiler, sonra konu unutuldu.

İstanbul daki 50 bin adet yassı kadayıf olacak çürük binayı en kısa zamanda tahliye ettirmeyen idareciler, sorumlular, ilgililer dolaylı şekilde bir milyon vatandaşın katili olacaklardır. Kendilerini belki dünya adaletinden kurtarabilirler ama ileride bir MAHKEME-İ KÜBRA (Yüce Mahkeme) kurulacaktır.Bu mahkemeye sevk edilen hiçbir suçlu üzerindeki kul hakkından sıyrılamayacaktır.

Yıllardan beri zelzele konusunda yazıyorum, uyarıyorum. Bazıları beni halkı telâşa ve tedirginliğe sevk etmekle suçluyor. "Zelzele zelzele diyorsun ama olduğu yok..." diyorlar. Zavallılar bilmiyorlar ki, böyle şeyler ansızın bir kere olur. Olmadan önce tedbir almak gerek.

1945 de Amerikalılar Japonya nın Hiroşima ve Nagazaki şehirlerine iki atom bombası attılar, yekûn olarak (benim bildiğim kadar) 250 bin kişi öldü.

Çürük binalar tahliye edilmezse, gereken tedbirler alınmazsa İstanbul un tepesine sekiz atom bombası düşmüş gibi olacaktır. Türkiye böyle bir felaketi kaldıramaz.

Bütün dış düşmanlarımız bekliyor.

* Türkiye düşmanı Rumlar  bekliyor...

*Türkiye düşmanı Ermeniler bekliyor...

* Türkiye düşmanı Haçlılar bekliyor...

* Türkiye düşmanı Siyonistler bekliyor...

* Türkiye nin batmasını, çökmesini, parçalanmasını isteyenler hep bekliyor...

Böyle bir felâket olsun, Türkiye bunu kaldıramasın, biz de emellerimize nâil olalım diye...

Türkiye yi sevdiğini iddia eden bazı sorumlu ve ilgili zevata hitap ediyorum:

Düşmanlarımız bekliyor, peki siz niçin bekliyorsunuz

17 Ağustos 1999 dan sonra, muhtemel zelzelede can verecek İstanbullular için yüzbinlerce CESET TORBASI satın almışlardı. Naylondan, siyah torbalar... Altı yıl geçti, o torbalar çürümüştür, yenilerini alsınlar, hem bu sefer rakamı yüksek tutsunlar, bir milyon torba hazır etsinler. Elbette ilgili makamlara bu torbaları temin edecek âşina bir müteahhit vardır...

Din ve Köylülük

Diyanet İşleri eski Başkanlarından ve AKP Milletvekili Mustafa Sacit Yazıcıoğlu nun Sabah gazetesinde yayınlanan beyanlarını okudum, (13.12.2005). Bu demeçten, önemli bulduğum bazı cümleleri aşağıya alıyorum:

* Ülkemizde dinin genellikle varoşların, kırsal kesimin ilgi alanına bırakılmış bir havası vardır.

* Halbuki din Osmanlı da böyle değildi. Osmanlı da din şehirliydi.

* Daha sonra (din) dar gelirli olan insanların ilgi alanına hapsedildi. Bu yapı geldi şehirlere dayandı. Bu yanlıştır. Din artık köylülükten kurtarılmalıdır.

* İmam Hatip liselerine gidenlerin büyük bölümü kırsal kesim kaynaklı. Mezun olduklarında yine dönüp köylerde düşük eğitim düzeyleriyle dini anlatmaya çalışıyorlar.

* Türkiye nin AB ye girmesi durumunda İmam-Hatip mezunu köy imamı ile doktora yapmış kilise papazları karşı karşıya gelecektir.

Gazete, Yazıcıoğlu ailesinde "türban" sorunu yaşanmadığını, Sabık diyanet işleri başkanının eşinin başının açık olduğunu belirtiyor.

Yazıcıoğlu nun Türkiye de din işlerinin kırsal kesime, varoşlulara, gecekondu kültürüne, köy zihniyetine terk edildiği iddiası çok önemlidir. Bendeniz bunu yıllardan beri yazıyorum.

İslâm hem bir dindir, hem de bir medeniyet... İslâm öncelikle şehir dinidir... İslâm ın nurları köylerden şehirleri değil, şehirlerden köyleri aydınlatır... Elbette köyler ve köylüler de Müslümandır, ancak İslâm dini kesinlikle köy dini değildir, kırsal kesim dini değildir, gecekondu dini değildir, varoş dini değildir.

Müslümanlar kurtulmak istiyorlarsa, dinî hizmet ve faaliyetleri şehir, medeniyet, metropol zihniyet ve kültürü ile yapmalıdır.

Varoş ve gecekondu zihniyeti nedir .. Elli yılda cami helalarına, cami şadırvanlarına, cami hoparlörlerine, cami kaloriferlerine, cami klimalarına, cami meşrutalarına, cami minarelerinin şerefelerine; ilim tahsil etmemiş, ilmiye icazeti almamış hafızlara milyarlarca dolar harcamak demektir.

Varoş ve gecekondu kafası cami denilince binayı düşünür. Çimentoya, demire, taşa, çiniye, mermere, kubbe kurşununa, halıya, ışıldağa, fırıldağa, zırıldağa avuç avuç para verir de; mihraba geçecek imamın, minbere çıkacak hatibin, kürsüden hitap edecek vâizin vasıflı, güçlü, üstün olması için harcama ve yatırım yapmaz. Aklı buna yetişmez.

Sayın eski Başkanın hanımının başı açık olması da üzerinde durulmaya değer bir hâdisedir. Ancak, bu konuda bu sütunlarda bir şey yazmayacağım. Okuyucularımın idraklerine, firâsetlerine, vicdanlarına havale ediyorum.

Sırası gelmişken şu hususu da açıklamak istiyorum:

Bazıları "Sen köylüleri hor görüyorsun, köylülerin aleyhinde bulunuyorsun..." diyorlar. Onlara derim ki:

Köyü ve köylüyü hakir ve hor görmek ayıp olarak bir insana yeter de artar. Bendeniz, köylü bile değilim. 1930 lu yıllarda, iki ilçeyi birbirine bağlayan bir şosenin (asfaltsız yol) kenarındaki tek bir evde doğdum, yedi yaşına kadar orada yaşadım. Evimizin yanında başka ev yoktu. Komşu da yoktu... Varoş, gecekondu, kırsal kesim, köy derken yerleşim yerlerini ve insanları kasd etmiyoruz, bir zihniyeti ve kültürü kasd ediyoruz.

İstanbul şu anda, Türkiye nin değil, dünyanın en büyük köyü, hattâ mezraası haline gelmiştir. Böyle söylerken elbette ki şu 15 milyon nüfuslu megapolise (dev kente) hâkim olan kültürü ve zihniyeti anlatmak istiyoruz.

Din işleri, dinî hizmet ve faaliyetler en yüksek kültüre sahip insanlara, ümmetin seçkinlerine, yâni ehliyet ve liyakat sahibi olanlara terk ve tevdi edilmelidir.

İslâm demek kubbeli cami, bol şerefeli uzun minare, sonuna kadar açılmış hoparlör, hafız kursu, ramazan şenlik ve etkinlikleri ve bunlara benzer şeyler değildir.

İslâm en yüksek medeniyettir... İslâm ilim ve irfandır... İslâm sanattır, estetiktir... İslâm ahlak ve fazilettir... İslâm can güvenliği, mal güvenliği, din ve inanç güvenliği; ırz, namus ve mezhep güvenliği demektir... İslâm adalet demektir... İslâm güçlü, vasıflı ve üstün mektepler, medreseler, dârülfünunlar, darülhikmeler demektir... İslâm yazılı kültür demektir... İslâmiyet doğru olan şeyler, iyi olan şeyler, güzel olan şeyler demektir...

İslâm, iki üniversitede doktora yapmış papazı susturacak seviyede ilme, irfana, kültüre, firâsete, fetanete, sanata, edebiyata, nezakete, zarafete, kudrete sahip ulema ve hoca yetiştirmek demektir.

İslâm Mevlânâ demektir, Gazalî demektir, İmamı Rabbanî demektir, İbn Haldun demektir, Şeyh Şâmil demektir, Selahaddin Eyyubî demektir...

Bilmem anlatabildim mi