Ak Saray tutkusu, seçmen açısından önemli bir sorundu.
Devlete ve millete ait olabilecek olan bir kurumun parti adıyla özdeş kılınması
hoş karşılanmadı. Bu, iki anlam içeriyordu. Biri AK Parti nin özdeşi olması,
bir diğeri ise ABD deki Beyaz Saray göndermesi, yani öykünmesi. Bu bir
aşırılıktı, lüksü, görkemi, israfı bakımından. AK Parti yi benimseyen ve
savunanların bu bir ülke onuru gibi göstermeye çalışması hiç de inandırıcı
olmadı. Saray tutkusu ve benzeri durumlar başka kurumlara da yansıtılması
rahatsızlığı büyüttü. Diyanet İşleri Başkanlığı aracı tartışmasını da getirdi.
Tevazu ve israftan uzak görünmesi gereken bir kurumun, İslâm ı ve Müslümanları
temsil eden bir başkanın da lüks görünümü hiç hoş karşılanmadı. Bize göre bu
Tanzimat paşalarının ve dönemin yöneticilerinin kendilerini Batı düşüncesi
karşısında küçük görmeleri sonucu daha lüks saraylar yaptırtma ve orada yaşama
benzetmesine götürdü. Medyanın baskı altında tutulması, gazeteciler üzerinde baskı
kurulması, işlerinden ettirilmesi bunun aşırıya götürülmesi de olumsuz bir
yaklaşımdı.
28 Şubat ta bize çok çektirdiler psikolojisi ile olan
yaklaşım hiç de sağlıklı değildi. Ama onlar bize çok zulmettiler denilmesi,
bu tarafın onlara zulmetmesini gerektirmezdi. Merhamet ve rahmet sahibi bir
dinin mensuplarının daha hoşgörülü, bağışlayıcı olması gerekirdi. Çünkü nefrete
nefretle, öfkeye öfkeyle, kine kinle, düşmanlığa düşmanlık ile karşılık vermek
kaybettirir, kazandırmaz.
Kendinizi çok üstün görür, muhataplarınızı küçümser,
onları aşağılarsanız günü gelince benzeriyle karşılaşırsınız. Düşmez kalkmaz
bir Allah tır. İnsanoğlunun ne olacağı bilinmez.
Taraftar olan medyanın sadece kendi partisini gündemde
tutması, muhataplarına asla yer vermemesi ve hatta devlet kurumu olan TRT nin
ve diğerlerinin de böyle olması kendileri açısından olumlu olabilirdi ama
Türkiye geneli bağlamında asla kucaklayıcı değildi. Kalemşor ve sözşorların
kraldan çok kralcı kesilmeleri, üslup bakımından alabildiğine pespayeleşmeleri
Müslümanlar açısından hiç de hoş bir durum değildi. Hele hele bel altı
vuruşları, kişilerin özel hayatlarının bile tartışma konusu yapılması tiksinç
bir durumdu.
Bu savunucuların kendilerinden geçmişçesine sağa sola
salvoları, hamasi duygulu yaklaşımları, abartılı değerlendirmeleri de
insanların gözlerinden kaçmıyordu.
Yüksek sesli bağırışlar, öfkeli çıkışlar söz konusu
çevrenin üslubuydu. Merhum Erbakan Hoca, parti içi ve çevresinde bu gibi
yaklaşımlarda bulunanlara: İçinizden bağırmak ve içinizi boşaltmak geliyor ve
istiyorsanız ormana gidin istediğiniz kadar bağırın derdi.
Zaman zaman üstad Sezai Karakoç un bildirileri ve
Cumartesi konuşmalarındaki uyarıları hiç mi hiç dikkate alınmadı. Şöyle ki,
yakinen bildiğim durum şuydu: Sezai Bey iyi bir şairdir ama günümüz siyasetini
ve politikasını bilmiyor. Suriye konusundaki uyarıları hiç dikkate alınmadı.
Yandaş medyanın, bu ifadeyi kullanmaktan hoşlanmam, bugüne kadar hiç de
yazılarımda ve konuşmalarımda yer almadı. Çünkü kendileri bunu logolarının altına
bile yerleştirdiler. Geçmişte Milli Gazete yi parti bülteni gibi görenler ve
küçümseyenler bunu daha aşırıya götürdüler. Yandaşlık ötesi donkişotluğa
yeltendiler. Hakaretin, suçlamanın, iftiranın bini bin para oldu. Oysa Milli
Gazete 43 yıllık ömrü boyunca karşı tarafı ne aşağıladı ne hakaret etti. Sadece
Milli Görüş ün ve Müslümanların haklarını savundu, haberlerini verdi. Bunu
aşırıya götürdü çünkü kendileri dışında hiç haber konusu edilmedi. Yandaş
medyanın kimi kalemşorları küfürbazlıklarıyla öne çıktı. Bu taraftarların ve
seçmenlerinin hoşuna bile gitti. Eline yüreğine sağlık, bizim adımıza iyi
küfrediliyor bile diyebildiler.
Not: Yazımın bugünkü bölümüne, geçenki yazımdan bir
düzelti yapıyorum: Partisinde çalışma arkadaşlarını üç yıl ile sınırlarken ,
üç yıl yerine üç dönem olmalıydı.