Türkiye, dünya ülkeleri içerisinde vize verme cihetinden en toleranslı ülkelerden biridir. Hemen her ülke vatandaşı Türkiye’ye gelmek için rahatlıkla vize alabilir. Sınır kapılarında bekletilmeden, zorluk çıkarılmadan geçip gider. Diyebilirim ki bu hususta dünya rekoru bizdedir. Pasaport polisleri işini çok iyi yapmaktadır. Bu şekilde kolayca vize alan, sınırdan kolayca geçen “dünya vatandaşları” Türkiye’nin istedikleri bölgesine rahatça gidebilmekte, istedikleri yeri gezip görebilmektedirler. “Ne var bunda Bundan normal bir şey olabilir mi Zaten öyle olması gerekmez mi ” diyeceksiniz.

Kazın ayağı öyle değil. Dünyanın pek çok ülkesinde, insanın anasından emdiği sütü burnundan getirmektedirler. Vize alması bir dert, sınırdan içeriye girmesi bir dert, içeride seyahat etmesi bir derttir. Böylesine insana kök söktüren ülkelerin başında İngiltere gelmektedir. Bu ülkeye gidenlere, seyahatlerinin her safhasında “gâvur eziyeti” yapılmaktadır. Daha geçenlerde İngiliz polisi bir milletvekilimizi aşağılamaya kalkıştı. AKP Diyarbakır Milletvekili sayın Cuma İçten’in diplomatik pasaportuna, iktidar partisi mensubu olmasına, milletvekili oluşuna zerre kadar ehemmiyet verilmeden üzeri ve eşyaları aranmaya kalkışıldı. Onlar karşısındakinin kim olduğunu bilmiyorlar mı O kadar salaklar mı Maksat hakâret olsun… Bir milletvekiline böyle yapılıyorsa sıradan vatandaşa neler yaptıklarını siz düşünün. Oysa bir İngiliz parlamenter bizim ülkemize geldiğinde, üzeri ve eşyaları aranmak şöyle dursun, “krallar gibi” karşılanmakta. VİP salonunda ağırlanmakta.

Bu konu içimdeki yaralardandır. Vaktiyle, yurt dışında bir toplantıya konuşmacı olarak davet edilmiştim. Gideceğim ülkeye vize için başvurdum. Adamlar zorluk üstüne zorluk çıkarttılar. İstedikleri bütün belgeleri getirdik. Sonunda karar çıktı: Vize talebimiz reddedilmişti. Bir de küstahlık yapmış, diğer Avrupa ülkelerinden vize almayalım diye pasaportumuza damgayı vurmuşlardı. Bizi davet eden kuruluş, o ülkenin ilgili makamlarından bu iptal gerekçesini soruşturdu. Gerekçe şuymuş: Biz yazılarımızda; “Misyonerler ülkemizde cirit atıyor. Gençlerimizi Hıristiyan yapmaya çalışıyor. Dikkatli olun!” demişiz. Adamlar da bizi kara listeye almış. Bu yapılanlar o ülkenin yanına kâr kaldı. Peki, aynı işlemi biz yapsaydık ne olurdu Ortalığı ayağa kaldırmazlar mıydı Devletimin bana sahip çıkmasını, “Yazarımıza nasıl vize vermezsiniz. Biz de sizin yazarlarınıza vize vermeyiz!” demesini ne kadar arzuladım.

Filistin’e, ya da İsrail’e giden T.C. vatandaşlarına İsrail polisinin nasıl kötü muâmele ettiğini medyadan takip ettim. Bir doçent, iç çamaşırlarına kadar soyulduklarını ve hakâretlere mâruz kaldıklarını anlatmıştı.

Hacca ve umreye gidenler bilir. Mukaddes beldelerin bulunduğu o ülkeye gidenlerin pasaportu ellerinden alınır. Hiç kimse seyahatte hür değildir. Mekke, Medine dışındaki yerlere gidemezler (Bedir savaşının olduğu yere bile gidemezler). Gitseler bile zorlu bir izin maratonunu tamamlamaları gerektir ve pasaportlarını ellerine alamazlar. O ülkede 30-40 yıl çalışmış olan bizim vatandaşlarımız bile o ülkede istedikleri yere gidemezler. Bir defasında yaklaşık 30 yıldır o ülkede çalışan, hatta o ülke vatandaşı ile evli bir arkadaşımız bizimle Medine’ye gelmek isteyince, “kefilin”den belge aldı. O belgede, “Bu benim kölemdir, falan yere gidebilir…” ifadesi kullanılmaktaydı.

İnanın, dünyanın hiçbir ülkesi seyahat hususunda Türkiye kadar rahat değil. Ülkemiz âdeta yolgeçen hanı gibi. Hayri Kozakçıoğlu, Olağanüstü Hal Bölge valisi iken, “bölge ajan kaynıyor” demişti. Ya şimdi Kaçak yollardan gelenler ayrı, adamlar pasaportunu alıyor, elini kolunu sallayarak her yerde dolaşıyor. Bir arkadaş anlatmıştı. Yabancı bir kadın gezi olaylarında, bizzat tahrikte bulunuyormuş. Onun yaptıklarını takip etmiş. Adamlar mükemmel de Türkçe ve Kürtçe biliyor. Turistler ya, kimse karışamaz. Ne de olsa burası Türkiye!..