Tarihteki kimi olaylar yaşanmış hüznümüzdür. Acıyla onları anarız, ruhumuzda yaşarız. Husumet bizim görevimiz ve işimiz değil. Geçmişte yaşananlar o günün koşullarında belli bir kader ile olmuştur. Kötülük de bir kaderin sonucu. Çünkü faili ve uygulayanı insan. Böyle olunca da, ister istemez etkisini yaşarız. Bazı olayları ne hasıraltı edebiliriz, ne görmezden gelebiliriz. Ehl-i Beyt söz konusu olunca akan sular durur. Durması gerekir. Efendimizin göz bebeği ve çok sevdiği Hz. Hüseyin Efendimizin trajedisidir bu. Yaşanan vahşetin ve kanlı olayın başlıca sebep olanı Yezit. İslâm toplumu zaten onu tarihinden ve hayatından dışlayarak lânet bölgesine dâhil etmiştir. Hiç kimse çocuklarının adını Yezit koymaz. Merhum babam, çocukluğumuzda öfkelendiğinde, ilk tepkisi “Yezit” olurdu. Bu bile şeytan ile birlikte anılmaya neden.

Ve tabii asıl ve öz olan İslâm medeniyetinin yürüyüşündeki hakikilikten uzaklaşmadır.

Bazen kendimizi olayların içine dâhil ediyoruz yaşanan geçmişi olanca husumetiyle bugüne taşırız, kendi kendimizi yiyip bitiririz. Yaşanmış olay ibretliktir ve Müslümanların bir daha içine düşmemesi gereken bir vahşiliktir. Üstelik Ehl-i Beyt’in en nazenin kişilerinden Hz. Hüseyin Efendimize reva görülmüştür.

Ehl-i Beyt Sevgili Efendimizin ev halkıdır, soyudur, en sevdikleridir. Evinin halkını sevenlere değer verenleri duası ve himmeti vardır.

Bu, Müslümanlara bir ders olmuş mudur? Hele hele bugünü için, bu çok daha sorulması gereken bir soru.

Müslümanlar dünyayı birbirilerine dar ediyorlar. Birbirlerinin soylarını kurutuyorlar. Zulüm en ağırı hemen her gün coğrafyamızın başka bir bölgesinde çok zalimane yaşanıyor. Öylesine bahaneler var ki, kimi sudan nedenler, kimi yeni zamanın hastalıkları.

Zalim Yezit’in önüne düşürülen o kutlu Baş’ın hali gözlerimizin önüne gelince asıl ürperti içimizde bir patlamaya neden oluyor.

İnsanın her biri, Ehl-i Beyt olmasa da kutludur. Korunması gerekmektedir. Ne yazık ki Müslümanlar yabancı ruhların dalgalarına kendilerini iyice kaptırdı.

İçimizi acılar yüklerken bu acılardan doğacak olanlara yapılması gereken Müslümanları kanlı tuzaklardan, hilelerden korumak. Nefret ve öfkeyi birbirilerine karşı değil de zalimlere karşı, emperyalizme karşı beslemesi gerekir. Müslüman’ın asıl işi nefret ve öfkeyi değil, sevgi ve merhameti ve selâmı yaygınlaştırması.

Müslümanların bilerek ya da bilmeyerek birbirlerinin Yezit’i oluverdiler. Birbirlerine kıyıyorlar. O vahşi anı ruhunda yaşaması gereken Müslümanlar bir yanda bunu bir ibadet aşkına dönüştürür, rahmet ile anılmalarına vesile olan eylemleriyle aslında o acıyı ve hüznü yaşatırlar.

İnsan gelecekte yaşayacakları bilemez. Bilse zaten tedbir alır. Üstelik Ehl-i Beytin bir Nazenini olan Hz. Hüseyin olacakları bilse böyle bir tuzağın içine düşer miydi? Kaderin tecellisi bazen her şeyin üzerindedir. Bir zalim ile bir mazlumun çok ağır yaşanan sınavıdır.

Geçmişte yaşananlara öfkelenmemizin hiç kimseye bir yararı olmaz. Sadece duygularımızı tatmin ederiz. Asıl olması gereken içimizdeki doğacak ve oluşacak olan yezitlere fırsat vermemedir.

Yezitlerimiz öylesine çok ki onları ayıklamada bile güçlük çekiyoruz. Bu, ister kişiler olsun, ister saltanat sahipleri olsun, ister gönüllü yezitliğe soyunanlar olsun hiç fark etmiyor.

Kendi kendimizle sınanıyoruz da farkında değiliz. Farkında olsak bile olan durumlar işimize geliyor. Kendi zulüm saraylarımıza sığınmayı ve orada gücümüzü korumayı istiyoruz. Niyetler bu zulüm çarkından kurtulmak için değil de zulüm ateşini harlamayı görev biliyor olmamız. Dışımızda kim varsa onu düşman belliyoruz, öfke zehrimizi ve nefretimizi onlara püskürtüyoruz. Oysa püskürttüğümüz kendimizdir, kendimizedir.