İnsanın ben bilinci nasıl oluşur? Ve insanın ben bilinci nedir? Düşünce tarihinin en zor sorusu bu olsa gerek. Çünkü insanın bilgilerini geriye doğru sardığımızda bütün bilgilerimiz ben bilincine dayanır. Meşhur uçan adam yahut diğer ifadesi ile asılı adam örneğini bilenler bilir. Bir an için insanın bütün azalarının ayrıştığını düşündüğümüzde geriye kalan ve işaret edilen şeye bilinç denir. Kendi, nefsi, insan varlığı ve ruhu olarak isimlendirilen bu bilinç neticede bütün organlarından ayrıştığı var sayılan insandan geriye kalan tek şeydir.

Ben idraki ister istemez bir ötekinin varlığını iltizam eder. Bir yerde ben diye işaret edilen bir varlık var ise benin haricinde de bir varlığın olması gerekir. Bu ayrışma varlığın tabi halidir. Bütün bilmelerimiz-etmelerimiz ben ve ben olmayan arasında ki irtibat üzerinden anlam kazanır. Bunun istisnası ise insanın kendisinin kendisini bilmesi durumudur. Bu durumda bilen, bilinen ve bilgi bir olmuş olur ki mutlak vahdet hali tam bu noktada başlar. Mutlak vahdet hali ile bencillik karıştırılmaması gerekir. Bencillik ve ben merkezli bir yaklaşım ötekini yok saymaya, sistem dışına itmeye ve ya gündelik siyasi dilin ifadesi ile ötekini terörist saymaya daha yatkındır. Hayatını bencillik üzerine kuran kişiler kendi düşünme biçimleri haricinde ki bütün düşünceleri düşman beller veya yok sayar.  

İnsanın kendisini bilmesi haddini bilmesi demektir. “Haddini bil” cümlesinde ki derin anlamla olan irtibatımız zamanla zayıflasa da insanın haddi bilmesi tanımını bilmesi ve tanımına göre tavır sergilemesi gerektiğinin farkına varmışı ile alakalı bir durumdur. İnsanın beklenmedik bir durumda yapmış olduğu beklenmedik bir harekete karşı vermiş olduğumuz tepki insanı haddini bilmeye davet etmektir. Yani insanı tanımında var olan düşünme yetisini hatırlamaya ve bu yetiye göre davranmaya davet ederek uyarmış olmaktır “haddini bil” demek.

Bazen kibirden bazen de dünya işleri ile olan ilişkimizden olsa gerek insan haddini bilmekte zorlanır. En çok da insan acizliğinden haddini bilemez. İnsanın haddini bilemeyişin zirvesi kendisi olmayanı yok sayması yahut ötekileştirmesidir. Bu ötekileştirme farkına varılmayan devasa bir kibrin devasa bir ahlaki yoksunluğun göstergesidir. Ancak kibir sahibi kibir ettiğinin farkında bile değildir. Bu farkındalığı kazanmadan kişinin kendisine gelmesi ve haddini bilmesi neredeyse imkânsızadır. 

Kibir insanın tanımın en çok aşıldığı yere işaret eder. İnsan söz konusu olduğunda en büyük hadsizlik kibirli olmaktır. Kibir bazen insanın kendisinde var olduğuna inandığı güç ve kuvvetten gelir. Bazen ise yok olma korkusunda gelir. Yok olma korkusu kişiyi olduğundan çok göstermeye iter ve kibre sürükler. Bu sürüklenme durumu sürdükçe insan kendisinin var olacağı vehmine kapılır. Bu yüzden kibrin karşısında ne önemli savunma mekanizması ölüm gerçeğidir. İnsanın faniliği dikkate alındığında kibir sahibi olması birincil anlamını yitirir. İnsan ölümü hatırladıkça tanımına yani haddine yaklaşır. Haddini bilmemenin doğurduğu her şeye sahip olma arzusu, her şeyi kontrol etme arzusu, aşırı servet biriktirme arzusu ve her şeye karar verme arzusu karşısında verilebilinecek tek cevap bu arzu sahibine ölümü hatırlatmaktır.

İnsanın dünyasını vehimler inşa eder. İnsan tanımı gereği düşünen varlık olsa da düşünen insan sayısı oldukça azdır. Bu duruma gerekçeli düşünmek eklenince sayı daha da azalır. İnsanın düşünmesi insanlığının gereğidir. Düşünen insandır ve ancak insan düşünür. Bir durum karşısında insandan beklenen şey tanımının gereğini yetine getirmesidir. Bu gereklik birincil manada kibre kapılmaması ve haddini bilmesi ikincil manada ise vehmetmemesi ve düşünmesidir. Düşünceler gerçeklikleri ortaya çıkarmanın yegâne yoludur. Gerçekler ise insanın kabul etmekte zorlanacağı şeyleri ifade eder kimi zaman. Bu yüzden insan sürekli vehmeder. Çünkü akıl etmesi insanın kurgusal dünyasının sonu anlamına gelecektir. 

Kitleler genellikle vehmeder. Bu tarihi bir realitedir. Kitlelerin idraklerinin algı operasyonlarına kurban gitmesi bu yüzdendir. Algı, kişilerin algılamak istediği sahnenin var olduğu serabına inanmasına zemin hazırlar. Bir film ile yahut bir söz ile yığınlar, olmayan şeyi olmuş gibi var gibi kabul etmenin geçici mutluluğunu yaşarlar. Düşünen bir insanın algı ile kandırılması mümkün değildir. İnsanlar düşündükleri vakit kitleler içerisinde ferdiyetini korumayı başarırlar. İnsandan beklenen en azından gerçekte düşünen insanın kim olduğunu bilme gayreti içerisine girmesidir. Herkesin düşünür olması alışageldiğimiz varlık düzeninde olan bir şey değildir. Bu yüzden kişilerin bir “Bilge”ye bir “Bilge Başkan”a ihtiyacı vardır. Bilge olandan beklenen ise düşüncelerini açıklıkla dile getirmesi ve ona inananları daima öncelemesidir. Ayrıca insanlığın selameti için imkân nispetinde hakikati haykırmasıdır. Kişi düşününce hayırla karşılaşacak veya hayra kavuşacaktır. Mesele vehmetmek değil düşünmektir. Düşünmek insanı gerçekliğe ulaştıracaktır. Gerçek kabul edelim ya da etmeyelim hakkımızda hayırlı olandır. Çünkü Yaratıcı, kulu hakkında hayırdan başka bir şey murat etmez. Şerler bizim elimizden hayırlar ise yüce Yaratıcı’nın muradından sadır olur.