Dergâh dergisi 310. sayısı artık bir veda sayısı olarak

hatırlanacak.

25 yıldır derginin editörlüğünü ve yazı işleri görevini

sürdüren Mustafa Kutlu Aralık 2015 sayısı itibariyle yedi satırlık kısa bir

yazıyla okuyucularından helallik diledi.

Ardında derin bir boşluk bıraktığı kesin.

Dergâh dergisinin yayınına devam edecek olması bu boşluğu

doldurmaya yetmiyor.

Mustafa Kutlu nun sohbet ve muhabbetiyle inceden inceye

dokunmuş bir derginin yerini ne tutabilir

Dergâh dergisini özgün kılan da zaten bu görünmeyen

sahifeleri değil midir

İçtenlik, samimiyet ve en önemlisi iyi insan olmayı iyi

yazı yazmanın önüne yerleştiren anlayış editörlük marifetiyle kazanılabilecek

bir şey değil.

Önemli olan dergâhın ruhunu yaşatabilmek

Geçtiğimiz günlerde kıymetli hikâyecilerimizden Sibel

Eraslan da köşesinde değindi. Böylesine bir vedanın Gençlere alan açmak gibi

bir cihette tartışılması gerçekten abesle iştigal olur.

Geleneği ve de fikri misyonu olan dergilerin genç-ihtiyar

ayrıştırmasına konu edilmesi gevezelikten öteye gitmez.

Mevcut edebiyat dergilerinin dünya görüşü birliğine

rağmen birbirlerine sırt dönüp, surat astıkları bir ortamda Dergâh gibi

dergilerin gençlere ön açma adıyla geleneğinden koparılması üzüntü verir.

Zira Dergâh en ümitsiz anımızda bile emsallerinden farklı

olan yanıyla bizim için ümit olmuştur.

Mustafa Kutlu nun herkesi içerisine alacak genişlikteki

paltosu şimdi duvarda.

Kutlu nun paltosundan çıktıklarını her fırsatta söyleyen

edebiyatçı, şair ve yazarlar bu vedayı vefaya dönüştürmelidirler.

Değerler silsilesinde artık edebiyatın da bir değeri

kalmadığını yeri geldikçe çevresindekilere hatırlatan ustanın söylemek istediği

şey de acaba bu muydu: Tükenenle birlikte tükenen.

Öyle ya, edebiyatı yaşatan edepten sonra vefa olsa

gerektir.

NURETTİN TOPÇU

KİMDİR

Kabahati başkasına yükleyip, sorunu dışarıda görmek

toplum olarak milli alışkanlıklarımız arasındadır.

Geri kalışımızın sorumlusu bizden başka herkestir; zulme

uğramışsak arkadan hançerlenişizdir ya da tuzağa düşürülmüşüzdür.

Genel aydın refleksinde de değişen pek fazla bir şey

yoktur.

Bu işte ya Yahudi parmağı vardır ya Mason eli veya Haçlı

ayağı.

Kimsenin aklına Başınıza gelen şeyler kendi ellerinizle

yaptıklarınızdan dolayıdır ilahi gerçeği mucibince özeleştiri yapmak gelmez.

Bunun istisnaları vardır elbet.

Mehmet Akif bu istisnalardan biridir.

İçe dönük toplumsal eleştiriler yapar, kişilik

bozukluklarımızı dile getirir.

Müslümanlık nerde bizden geçmiş insanlık bile diye hali

pür melalimizi önümüze sermekten çekinmez.

Bu ruhu Nurettin Topçu da daha belirgin görmek mümkün.

Tanımlara sığmayacak denli sıra dışı bir aydın o.

Din adamlarını eleştirir, Müslümanlığımızı tenkit eder,

perişanlığımızın kaynağına iner.

Hem gelenekçi hem de gelenek karşıtıdır.

Hem akılcı, felsefeyi olmazsa olmaz kabul eden, hem

tasavvuf üzere yürüyen mistik dünyanın adamıdır.

Hem İslam sosyalisti hem anti komünist.

Hem milliyetçi, hem evrensel İslam kardeşliği savunucusu.

Hem Hz. Ömer, hem Hz. Osman, hem de Ebu Zerr-il Gıfari.

İmamları silkeler, öğretmenlerin yakasına yapışır.

Türkiye nin en büyük meselesine ışık tutmuş, Marif

Davamız ı en anlaşılır bir dille kaleme almıştır.

Münzevi bir hareket adamıdır.

Batıyı da Doğuyu da bilerek yargı yürütür.

Kımıltısız toplumlara isyan ahlakını telkin eder.

Geçtiğimiz hafta İstanbul Milli Eğitim Müdürlüğü,

Kâğıthane Milli Eğitim Müdürlüğü ve Türkiye Yazarlar Birliği iştirakiyle

Nurettin Topçu gençlere panel ve konferanslarla tanıtıldı. İki gün süren

program sonunda Maarifimizin neden marifet sorunu çektiğini muhasebe etme

imkânı bulduk.

En büyük mesele şuydu: Gençler öncü şahsiyetlerden

habersiz. Eğer bu kişilikler gençlere öğretilirse ideallerini yeniden gözden

geçirme fırsatı yakalayabiliyorlar.

Yüz metre koşusuna değil maratoncu olmaya hazırlanıyor

gençler.

Bunu Nurettin Topçu nun fikir mücadelesini pür dikkat

izleyen gençlerin bakışlarından okudum.