Osmanlı Devleti zamanında sosyal güvenlik hizmetlerinin büyük bir kısmı vakıflarca gerçekleştiriliyordu. Belirli semt ve şehirlerde ise âniden ortaya çıkan zaruri durumlar için AVÂRIZ VAKIFLARI kurulmuştu. Doksanüç Harbi diye bilinen 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı sonunda Balkanlardan hicret edenlerin çoğu İstanbul daki Avârız Vakıfları sâyesinde iâşe imkânına kavuşturulmuştu.
Osmanlı Devleti döneminde kamu hizmetinde çalışanların yaşlılık dönemleri için de bâzı tedbirler getirilmişti. M. Zeki Pakalın ın yazdığına göre (Osmanlı Tarih Deyimleri Sözlüğü: c/3. sf: 441-442) Üst düzey devlet hizmetleri görmüş olanlara gümrük gelirlerinden bin (1000) kuruş veya 500 (beşyüz) kuruş aylık bağlanırdı.
İhtiyar ve mâlul kâtiplere "tekâüd ulufesi" diye bir miktar gümüş para tahsis olunuyordu.
Yeniçeri Ocağı ndan olan emektar askerlere de "tekaudiyye" veriliyordu. Bu tür maaşlar halk arasında "oturak ulufesi" diye meşhur olmuştur.
Ondokuzuncu asrın ortalarından itibâren Osmanlı Devleti nde askeri ve mülki kuruluşlar kendi içlerinde organize olarak, görevden ayrılanların mağduriyetlerini önlemek için "tekâüd sandıkları" (Oturak Vakıfları) kurdular. Bu vakıflar kanalıyla işten ayrılan kişilere maaşlar bağladılar; geçim sıkıntısından bu insanları korudular.
Daha sonra bu vakıfların tek çatı altında toplanması fikri uygulamaya girdi. 1951 yılından itibaren Emekli Sandığı yeni ve farklı bir statü ile günümüzde de devam etmektedir. Emekli Sandığı nın doğuşu Vakıf çalışmalarından esinlenerek hayata geçirilmiştir.
Demek ki vakıflar, dünya malının geçiciliğini anlayan insanlara Hz. Peygamber Efendimiz tarafından bu serveti kalıcı bir hâle getirerek, en kârlı bir şekilde değerlendirme yolunun açılmasıdır. Böylece hem toplum fertleri hayırların en büyüğüne erişecek, hem de cemiyetin maddi ve mânevi sıkıntıları azalacaktır.
Ancak maalesef, vakıfların kuruluş gayeleri zamanımızda büyük ölçüde gerçekleşme imkânı bulamamaktadır. İlk olarak Osmanlı döneminin son zamanlarında usulsüz olarak satılan bâzı vakıf araziler, bu müesseseye ilk darbeyi indirmişti.
Cumhuriyetten sonra, vakıflar, bir genel müdürlük bünyesine sokulup, sâdece gelirleri toplanarak hazineye aktarılan terkedilmiş bir müessese oldu. Vakıf eserlerinin korunması ve tâmiri büyük ölçüde ihmâl edildi. Meselenin en önemli tarafı, gerek Osmanlı nın son dönemlerinde ve gerekse daha sonra vakıf malları; vakfedenlerin vakfiyelerinde belirtmiş oldukları hizmetlerin dışında kullanılmaya başlandı.
Son yarım asırdan beri İslâm vakıfları yağma edilmiştir. Binalar, arsalar, câmiler, taşınır eşyalar, Kur ân-ı Kerim ler, şamdanlar, levhalar, halılar, rahleler, saatler... hepsi gitmiştir. Yalnız İstanbul/Eminönü nde yüzden fazla câmi yıkılıp yerleri satılmıştır. Birçok câmi bugün ticarethane olarak veya depo olarak şahısların ellerinde yapılışının aksine maksatlarla kullanılmaktadır. Vakıflarımızın çoğu yağma edilmiştir. Elde kalanları da yağma edilmeye devam ediliyor. Vakıflara bakan Bakan beylerin(!) çok yakın bir geçmişte tavırlarını bizatihi hepimiz gördük.
Vakıflar "vakfiyeler" ve vakıf eserleri meselesi her devirde güncel, kalıcı ve dâima ileriye dönük konular olarak işlenmiş ve bu mübârek müessesenin örselenmeden korunması ve yaşatılması arzu edilmiştir.
Bu sebepten dolayı, vakıf malı-Allah malı, ferdi çıkar değil, toplu yarar sağlamalı, vakıf malına göz diken ocağına incir ağacı diker. Bu vecibeler herkesin ve her kesimin içine işlemeli ve bu nazik konu ihmal edilmemelidir. Bunun en başında da vakıf eserlerini korumak ve ihya etmek gelmelidir.
Konumuz devam edecek.