İstanbul’un yanımda değeri bambaşka. 33 sene yaşadığım, içerisinde ilim, irfan öğrendiğim, can dostları bulduğum, çok güzel hatıralarla dolup taştığım bir şehir.

Sevgili Peygamberimiz (A.S.M.) mü’minleri bir vücudun âzâlarına benzetir. Ne demek? Bir mü’minin ayağına diken batsa, diğer mü’min onun acısını hissedebilmeli. İşte o zaman yekvücut olmuş oluruz. İstanbul da tepeden tırnağa, her zerresine kadar “mü’min şehir.” Bu bakımdan o da bizim “kardeşimiz.” Bunun için onun da ayağına taş dokunsa acısını hissederiz, hissetmeliyiz.

Ne tuhaf, her İstanbul’a gidişimde, İstanbul’a yapılanları gördükçe acım artıyor. Yahu İstanbul kardeşim, dostum, sana neler yapmışlar? Bir iki misal verelim mi?.. Buyurun tahammül edebilirseniz edin…

Geçen seneki İstanbul ziyaretimde, kafama esti, “şu bizim Sultantepe’yi göreyim” dedim. Sultantepe, bana göre İstanbul’un en güzel, en mûtena semti. Niçin böyle? Bir kere Üsküdar’da. Sahildeki Mihrimah Camii’nin yanındaki merdivenleri tırmanıyorsunuz (Tam 141 basamak. Saya saya ezberlemişimdir), Sultantepesindesiniz. Orada meşhur Sultantepe Korusu var (dı). “Vardı” diyorum. Şimdi niçin böyle dediğimi anlatacağım.

Sultantepe, 3,5 yıl oturduğum mekan. Çalıştığım gazete Cağaloğlu’nda iken Sultantepe’de otururdum. Sabahleyin merdivenleri tin tin tin iner, vapurla Eminönü’ne geçer, oradan vilayetin önündeki yokuşu tırmanarak Yerebatan Caddesi’ndeki gazete binasına giderdim. Sonra gazete Yenibosna’ya taşınınca, her gün 2,5 saat gidiş, 2,5 saat dönüş. Günümüzün 5 saati yolda geçmeye başladı. Bu bakımdan istemeye istemeye mekan değiştirdik, Güngören’e taşındık.

Doğrusu bu ya, Sultantepe’den ayrılmak zor olmuştu. Evde kitap çalışması yaptığımda, kafam dolunca sahile iner, Şemsipaşa Camii’nden Kız Kulesi istikametine yürür, sahildeki balıkçılardan balık alıp eve dönerdim. Haftalık tatilimizde Sultantepe Korusu’na gider açkıyı serip Boğaz’ın muhteşem manzarasını seyrederek piknik yapar, komşu çocuklarıyla top oynardık.

İşte geçen seneki ziyaretimde Sultantepe Korusu’na gideyim dedim. Bir de baktım korunun etrafı çevrilmiş, kocaman bir kapı konulmuş. Kapı aralıktı, gazeteci merakı ya, içeri girdim. Baktım koruda 8 tane villa yapılmış. İçeri girince güvenlik görevlileri koşup geldiler, “Buraya nasıl girdin, buraya girmek yasak!” dediler. Meğer bizim, yani halkın olan koru satılmış. Bundan böyle buraya da halk giremeyecekmiş…

Vah İstanbul vah! Kimler nasıl kıydılar sana?.. Zeytinburnu sahilinden Avcılar’a doğru ilerleyin. Tıpkı Sultantepe’den denizi görmenizin engellenmesi gibi, denizi görmenin engellendiğini göreceksiniz. Zira düne kadar “yeşil alan” olan yerler satılmış, oralara gökdelenler inşa edilmiş. Etrafları duvarlarla çevrilmiş. Bütün o bölgede denizi görmek isterseniz, o gökdelenlerden tanesi trilyonlar eden dairelerden birini almak mecburiyetindesiniz…

Ben en çok İstanbul’da yaşayan çocuklara acıyorum. Yavrucakların top oynayacakları, nefes alacakları bir karışlık yer bile kalmamış durumda. Alın Güngören’i ve daha pek çok semti, çocukların ve ailelerin nefes alacakları doğru dürüst yeşil alan yok. Güngören Belediyesinin önünde ufacık bir park vardı. Biz, çocukları oraya götürüp oynamalarına nezaret ederdik. Belediye binası yıkılıp yenisi yapılınca o parkı da binaya katmışlar, parkı yok etmişler. Belediye binasının karşısında çayırlık bir mesire alanı vardı. Gazeteden gelince o semtte oturan arkadaşlarla maç yapardık. Merhum Yavuz Bahadıroğlu (Niyazi Birinci), Mustafa Kaplan, Bilal Eren, Mehmet Dikmen, Selahaddin Tercan… Ahmet Şahin Hoca da maçı seyreder, bazı nizalı pozisyonlarda hakemlik yapar, arayı bulurdu. İşte o çayırlık alana da gökdelenler yapılmış.

İstanbul’u bu defaki ziyaretimde, şöyle bir karışlık yeşil alanı olmayan dev gökdelenlere bakıyorum da içerisinde yaşayanlara acıyorum. Bunlara ev denmez, “uyku mekanları” denir. İnsanlar bu evleri ancak televizyon seyretmek ve uyumak için kullanıyor olmalı.

Çocukların neşe içerisinde cıvıldaşmadığı, parkı, oyun alanı olmayan, günden güne betonlaşan ve ruhunu kaybeden İstanbul’a baktıkça, ona acıyorum. “Vah İstanbul, vah!” demekten kendimi alamıyorum.