Sabah çayımı içerken bilgisayarda haberleri, yorumları
okuyor, resimlere bakıyorum. Sade bir vatandaş olarak içimde büyük bir üzüntü
ve öfke var. Kırgınım, kederliyim, huzursuzum, tedirginim.
Ana cadde üzerindeki üst köprü çöküyor, dev rezidansın
asansörü düşüyor, yağmur yağınca seller oluyor Yalova da, başka şehirlerde su
bitiyormuş Freni patlayan otobüsler
Bonzai den ölen gençler AVM tuvaletinde ırzına geçilen kadın Hapishanede
tecavüze uğrayan çocuk
Köşe yazarları bir konuyu dile getirmiyor: Ayak sesleri
duyulan büyük İstanbul depremi Asansör kazasında ölen on işçi için çok
ağlayanlar, isyan edenler, nedense bir milyon kişinin ölümüne yol açabilecek
depremi konuşmuyor.
Yakın zamana kadar agresif muhalefet yapan gazetelerin
internet sitelerine bakmıyordum. Artık okuyorum
Yağcı ve yalaka medyayı takip etmekten vazgeçtim.
Doğruları yazan pembe gazetelere ihtiyacım var. Pembe gazete hiç yok değil ama yazdıklarının
çoğu doğru değil.
Suratlar asık Kinli ve hırslı gözler kısık Muhalifler
alabildiğine acımasız Yağcılar alabildiğine meddah
1961 e dönebilsem, akşam yemeğinden sonra Marmara
Kıraathanesi ne çay içmeye, sohbet etmeye gitsem Şeyh Muzaffer Efendi, Erol
Güngör, Nuri Kayahöyüklü, Ali İhsan Yurt, Mükrimin Halil, Ziya Nur ve ötekiler
Nerelere gitti onlar Cinnet Müstatili
Bir mevsim-i baharına geldik ki âlemin
Bülbül hâmuş havz tehî gülsitan harab
Dev İstanbul da zamanın çarkları çok hızlı dönmeye
başladı. Zaman, her yerde aynı hızla akmaz. İstanbul da fıldır fıldır, kimsenin
gitmediği yaylada aheste aheste.
İstanbul civarında kıyıda köşede kalmış kör bir belde kaldıysa
oraya göçmeli. Bir yayla da olabilir. Yüksek duvarlarla çevrili bir köy evi.
Taşlıktan üst kata çıkan merdiven köhnemiş, basamakları gıcırdıyor.
Kışın büyük ocak yakılabilir. Odun parası fazla tutarmış.
Biz zaten yanmışız.
Ezan okununca yakındaki camiye giderim. Namaz bitince,
tesbihatı beklemeden eve dönerim. Birkaç meraklı buraya niçin geldin diye
sormasın diye.
Haftada bir erzak almak için üç dört bin nüfuslu ilçeye
giderim. Bu akşam mönüde tereyağlı tarhana çorbası ve erik hoşafı var.
Beğenmediniz mi Siz şehirde alinazik kebabı, üzerine künefe yiyin.
Yayla evinde semaver kaynıyor. Antika porselen demlikte
Yunnan ve Darjeling karışımı çay.
Çayın yanında Proust un madeleine lerine benzeyen
bisküviler. Yaylada böyle şeyler bulunmaz, Bebekten getirtirim. O kadar lüksüm
olsun.
Yitirilmiş zamanı ararken
Kaptanzade Ali Rıza beyin bir şarkısına bahçedeki kuş
refakat eder
Zamanın çarkları, camilerdeki eski antika saatler gibi
ağır ağır gıcırdaya gıcırdaya döner.
Yaylada kışı düşünüyorum. Kar lapa lapa yağar, ben Cenab
Şehabeddin in Elhan-ı Şitasını okurum Bir beyaz lerze, bir dumanlı uçuş, eşini gaib eden bir kuş gibi kar, geçen
eyyam-ı nevbaharı arar
Son perdenin son sahnesi:
Koro Nigâr Hanımın Feryad ki feryadıma imdad edecek yok
/ Efsus ki beni gamdan azad edecek yok gazelini şehnaz makamından okur, perde iner. Dışarıda kar sessizce
yağmaya devam eder. Zavallı kuşlar
Âsümandan kelebekler gibi nüzul eden karlar hâmuşâne
dembedem ağlar
(İkinci Yazı)
Görgü ve Terbiye Yerlere Serildi
ESKİ İstanbul edebî Türkçesi yerlere serildi. Âdab-ı
muaşeret, terbiye, nezaket can çekişiyor.
Otuz yaşındaki genç adam, kendisinden hem yaş, hem de
mevki itibarıyla yüksekte olan zata utanmadan Demin arz ettiğiniz gibi diyor.
Havalar henüz sıcak, sokaklarda ellerindeki dondurma
külahlarını yalayan iyi giyimli gençler, kadınlar, erkekler
Herkes sokakta, caddede, meydanda, kullandığı otomobilde
telefonla konuşuyor.
Bazı gazeteler ve televizyonlar iğrenç müstehcen yayın
yapıyor. İdare, yargı, toplum, Müslümanlar tepkisiz.
Bir genç bendenize mail göndermiş, Sizi filan tarih ve
saatte, izniniz olursa devlethanenizde ziyaret etmek istiyorum diye yazmış.
Böyle yazan genç yüz binde bir çıkar mı Okullarda niçin görgü dersleri
okutulmuyor
Gençliğin, halkın, toplumun görgüye ihtiyacı yok mu
Evde sokakta iş yerinde çarşı pazarda her yerde görgü
bize çok lazım.
Bir apartman dairesinde geceleyin çok gürültü yapılmış.
Komşu dairedekiler yapmayın etmeyin demiş. Kavga çıkmış, şikayetçilerden ikisi
öldürülmüş.
Bazıları ailesiyle, cedleriyle öğünüp duruyor. Bunun
görgüsüzlük olduğunu bilmiyorlar mı
Birtakım İslamcıların gemilerinde ne dümen var, ne
pusula.
Şu kadın, geçen bayramda güneyde yedi yıldızlı otelde
kaldık diye caka satarken hiç utanıp arlanmıyor.
Tanımadığı insanların arasında yediği lüks ve pahalı
yemekleri anlatan görgüsüz kişi
İtalya dan sonbaharda terzi gelecek, ölçü alacakmış. Bir
palto iki bin dolarmış. Bununla öğünen kimse ne kadar beyinsizdir.
Çok pahalı giysilere bürünenlerin sayısı az değil ama gerçekten
güzel giyinenlerin sayısı az, pek az.
Adam zengin, büyük bir malikânede oturuyor. Evinde
kütüphane yok.
Dinsiz cahil fiski içip duruyor.
Sözde dindar cahil geçen umrede Zam Zam Tower otelinde
kaldım ve çok Zemzem içtim edebiyatı yapıyor.
İslamcı, muhafazakâr, millî kültür taraftarı ama ömründe
bir kere bile Fuzulî ile tanışmamış.
Ramazanda kitap fuarında dokuz yaşında bir kız çocuğuna
kitap imzaladım, isminin yanına hanımefendiye diye yazdım. İnşaallah
büyüyünce hanımefendi olur.
Kadınlar kaç kategoriye ayrılır
Kadın Karı Bayan Hanım Hanımefendi
Erkekler: Herif, bay, bey, beyefendi
Erkek çocuklarımız beyefendi olmalı, kız çocuklarımız
hanımefendi
Toplum efendileşmeli
Ailede, okulda, çarşıda pazarda çocuklara ve halka
efendilik öğretilmeli.
Nereden başlanmalı biliyor musunuz, trafikte yeşil
yanınca hemen bir salise bile beklemeden korna çalan görgüsüzlerden 500 lira
ceza alınmalı. Gözünün yaşına bakmadan Singapur da öyle de bizde niçin
olmasın
18.09.2014