Hayatın gidişatı karşısında insanın takındığı tavır onun var-olma gayesini de açık ediyor. İnsanlık, tarihin belki de en önemli zaman dilimlerinden birinden geçiyor. Zamana anlam yükleyenler, kavramları ve çerçeveleri belirleyenler, düzenin ana hatlarını belirleyenler tarafından; insanın yeryüzünü görece en mamur hale getirdiği bir çağ olarak adlandırdığı; teknolojinin ve dolayısı ile bilginin en tepe noktasına ulaştığını ifade ediliyorlar. Bugün yeryüzünde hâkim düzenin en önemli özelliği her şeyi içinde eritebilme, kimliksiz ve kişiliksiz bırakabilme ve kendine rakip olabilecek her türlü ümit kıvılcımını ortadan kaldırma, itibarsızlaştırma becerisine sahip olmasıdır. Bugün bütün imkânları seferber ederek en küçük ayrıntıya kadar ifsat etme, ihlal etme, imal etme, yeniden biçimlendirme işlemleri her türlü kültür, düşünce, inanç üzerinde etkili bir şekilde uygulanmaktadır.

Özellikle son yıllarda yaygınlaşan tüketim kültürü içerisinde güzel-çirkin gibi ikili karşıtlıklar üzerinden şekillenen ve dış görünüşü yücelten beğeni ve estetik algılarını şekillendirerek herkesi aynı tezgâhtan farklı ambalajlarla, farklı markalarla piyasaya süren bir illüzyonu yaşıyoruz. Bu illüzyona en çok da insanın saf doğasına karşı yürütülen savaşı, yürütenlere dur diyebilme potansiyeline sahip Müslümanların tutulması oldukça dramatiktir. Bu tutulma halinin her türlü neticesini yaşayan Müslümanlar ya benzemeye ya da marjinalleşmeye mecbur tutuluyor. Her iki halde de İslam’ı yaşam dışına, ruhaniyete hatta yoga’nın yanına ya da şiddetin merkezine bir yere konumlandırıyorlar.  Tek tek bireylerden topluma, kapitalist sistemin idealize ettiği zihinlerde ve bedenlerde maalesef bu durum çoktan içselleştirilmiş durumda. Bu durum karşısında ortaya konan alternatifmiş gibi görünen her şey aslında kötü bir taklit ve aynı göle akan yani kapitalist düzeni besleyen bir başka nehirden/koldan başka bir şey değil. İşte bütün bu nehir içinde kendince farklı olduğunu iddia edenlerin aslında nasıl bir parodi sahneye koyduklarını görmek için ekstra bir çabaya ihtiyaç yok çünkü her şey aynı anda gerçekleşiyor. Ve dolayısıyla bütün bu seyirlik parodinin nelere mal olduğu ile yüzleşmeye ihtiyaç var.

Her yeni gün yeni bir perde açılıyor. Her açılan perde de öz ihmal edilirken biçim daha değişik, daha albenili nasıl olur onun kaygısı yaşanıyor. Sözler, etkinlikler, görsel şovlar, popüler kültürün ikonlarını aratmayacak popülerlikte ikonlar ortaya çıkarıyor. Çizgiler silinirken, benlikler kaybolurken, insanların en çok da bu eklemlenme sürecinde “yadırgama” meziyetini kaybettiği görülüyor. Normalleşme olarak algılanmaya başlayan her şey bir şekilde meşruiyet kazanıyor. Her işin bir kılıfı, kılıfın da üzerine yazılacak bir “kelam” bulunuyor. Bulamadıklarında kâhin kılıklı modern söz efendileri bir söz üfürüyor. Bugün baştan aşağı iyi niyet dolu olarak adım atılan her etkinlik önce samimiyeti, ticaretle birlikte de menzili kaybettiriyor. Her araç her amaç ilk tali yola sapacak kadar esnek bir şekil alıyor. Zihinler eylemlerden önce kayıyor. Yeni bir anlam alanının açılması, dünyaya bir müjde verilmesi büyük bir ütopya olarak korku dağının üzerine bir bayrak gibi dikiliyor. Umursamazlık ve rahatlık ise büyük atalet kapılarını bir bir açıyor.  

Küçük parçacıklara, küçük parçacıkların insan hayatındaki işleyişine kafa takan Müslümanlar, sadece o takıntı hale getirdikleri meselenin yılmaz takipçisi olurken bütünü görme noktasında ise büyük zaaf yaşamaktadır. Bunu biraz daha açmak gerekirse ahlak’ıedep’e indirgeyen, ekonomiyi faizsiz düşünmeyen, dünyanın bugünkü sancılı halini kendi menfaatine uygun bulan, kendine faydası olan şeyi meşrulaştıran bir zihinsel, davranışsal kirlilikten bahsetmek gerekir. Adalet, bilgi, ahlak, katılım, paylaşım, şeffaflık, vb. birçok meziyetin yitirilmesi bakışlardaki bulanıklığın bir diğer önemli sebebi olarak ortaya çıkmaktadır. Binaenaleyh, bütün bu süreçler boyunca Müslüman aklın geldiği en son noktada, büyük alışveriş festivalleri ile büyük tüketim partileri düzenlemekle alternatif bir çıkış bulduğunu göstermek, yaşanan zihin tutulmasının belki de en somut örneklerinden biri olarak ifade edebiliriz. Mesela AVM’nin başına muhafazakâr ibaresi koymak, otoparkın devede kulak bölümünü kadınlara ihdas ederek pembeleştirmek, vizyonun ne kadar ton kaybettiğini gösterir. Bütün bu örnekler sadece birçok örnek arasından birkaçı.  Belki de olup biten her şey mücadele edemiyorsan, mahrum kalıyorsan, kalma; alternatif diye ürettiğin ile içinde kaybolarak kazan politikasının bir neticesidir. Çünkü mücadele edebilmek, yeni bir var olma bilinci, eylemi ve ahlakını ortaya koymayı gerektirir. Hoşça bakın zatınıza…

TAŞ GEMi

“Şimdi” ve “burada” olmanın kederine karşı çıkmadım.

dünyada iki kapılı bir han gibi durmanın,

buraya böyle gelmiş olmanın,

geçene yol açmanın, ki içinden rüzgar geçirmenin

ne büyük güç istediğini anladım. durmanın ne büyük sabır…” (Birhan Keskin/Yolcu)

Not1: “Ne zor imiş be hey MUHTAR/dost elinden yaralanıp ah unutmak / bundan sonra haram bize yaşamak / yazın beni YOĞA gayri” diyor Cem Karaca. Cem Karaca’dan Muhtar’ı dinliyoruz. ‘Yok’ olup giden bütün iyi şeylerin bir numunesini yanımızda tutarak, iyi gelen şarkılara binip gidiyoruz.

Not2: Sevgili Hüseyin Ulusoy’un, Muhammed Emir ismini verdiği bir erkek çocuğu dünyaya gelmiş, Allah analı babalı büyütsün. İslam’a hadim, hayırlı bir evlat etsin. Hoş geldin çocuk, bahtın açık olsun.

Bize kadar

1- Nedir doğruluk? Nedir sıdk, işte cevabı Seyid Şerif Cürcânî’de: “Sıdk, seni ancak yalanın kurtardığı bir yerde doğruyu söyleyebilmektir” der.

2- Yeniden doğan’da Susan Sontag, “Düşünceler, hayatın hizasını bozuyor” diyor. Öyle değil mi?

3- İşleyen demir ışıldar tam da bugünler için söylenmiş gibi. Işıl ışıl işlerin parıltısı her yerden görülebiliyor. Çalış ve yorul yeniden yeniden…

DAĞARCIK

“Şiddet, açların normal davranışıdır. Şiddet anı, sömürgecinin sömürülenin farkına vardığı andır... Açlığın ortalama reformlarla halledilmeyeceğini ve Technicolor örtüsünün bu açlığın urlarını gizlemediğini, sadece ağırlaştırdığını biliyoruz.” (GlauberRocha’dan tadımlık)

TEKKE

“Biz ölümün tehlikelerle dolu bir hayattan ebedi nimet ve saadetlerle dolu gerçek bir hayata geçiş köprüsü olduğunu biliyoruz.” (Hasan el-Benna’dan tadımlık)

Bir lahza

“-Uzak sarı lambaların gölgesinde hep bir başkası olacak değil mi?

+Başkalarının hayatına çok odaklanıyorsun ve yaşamanın tadını kaçırıyorsun.” (Yakup’un Defteri)