Türkiye bir kez daha "tezkere"ye kilitlenmiş vaziyette. Güney sınırlarımızdan yükselen tehdit, dış politika kadar, iç siyasette de ortamı germeye devam ediyor. Bir takım spekülatif haberlerle birlikte, süreç daha da hassas bir hale gelmiş durumda. Türkiye, adeta bir ikinci "1 Mart İmtihanı"ndan geçiyor.

Burada "hangi", "kimin" ve "nasıl" sorularıyla başlayan yeni bir tezkere krizine hep birlikte şahit oluyoruz.

Önce El Cezirede tam metin olarak yayımlanan, akabinde ise; "Irak ve Suriye için tek metin olarak hazırlanan ve Başbakan Ahmet Davutoğlu tarafından imzalanarak bugün TBMMye gönderilmesi beklenen tezkerede" diye basına düşen haberlerde yer alan ifadeler, açıkçası "yeni tezkere" ile ilgili yeni bir tartışmayı başlatmış durumda.

Tartışmanın merkezinde de "yabancı ordular" ifadesi yer alıyor. Ve bir de Türkiyenin sınır ötesi harekat durumu ve bunun nasıl adlandırılacağı mevzuu...

Tezkerede "Yabancı orduların" da geçtiği kısım aynen şöyle: "TSKnın gerektirdiği takdirde sınır ötesi harekat ve müdahalede bulunmak üzere yabancı ülkelere gönderilmesi ve aynı amaçlara yönelik olmak üzere yabancı silahlı kuvvetlerin Türkiyede bulunması..."

Bu ifade, başlangıçta NATO, Cidde ve Paris toplantılarında farklı bir tutum sergileyen, sonrasında ise IŞİDin elinde tuttuğu 49 rehineyi serbest bırakmasıyla birlikte Ankaranın hızlı bir şekilde değişme eğilimi gösteren yeni politikasıyla büyük bir paralellik arz ediyor. Özellikle de, silahlı kuvvetlerin kullanılması boyutuyla...

Bu politika değişikliğinin ve yukarıda bahsi geçen söz konusu kararın gerekçesi de yine aynı tezkerede şu şekilde geçiyor: "Türkiyenin güney kara sınırları boyunca ulusal güvenirliğimize dönük risk ve tehditler, son dönemde yaşanan gelişmeler neticesinde ciddi biçimde artmıştır."

Söz konusu ciddi risk ise, hiç kuşkusuz terör! Hükümet Sözcüsü Arınçın ifadesiyle, "Suriye’de 50’den fazla Irak’ta 20’den fazla örgüt..." Bu örgütlerin ismi sayılmamakla birlikte, bunların başında IŞİD, PKK ve El Kaide- El Kaide uzantılı terör örgütleri olduğu biliniyor.

Netlik kazanmayan husus ise, başta Müslüman Kardeşler olmak üzere, Körfez Ülkeleri ve Batının terörist olarak nitelendirdiği, nitelendirmeye başladığı bazı örgütlerin durumu.

Bir diğer husus ise Esad rejiminin durumu ve geleceği. Son gelişmeleri ve Türkiyenin bu koalisyon içerisinde yer almasını büyük bir memnuniyetle karşılayan Esad rejiminin ülkesine yönelik ABD-Koalisyon güçlerinin bombalama eylemlerine yeşil ışık yakması ve alkış tutması da oldukça ilginç. İlginç olmanın ötesinde fazlasıyla dikkat çekici. Oysa, ülkesinin kuzeyini bu hale getiren, terör bataklığına dönüştüren bizzat kendisi.

Muhalif güçlerle boğuşma adına bölgede sistematik bir şekilde güç boşluğu oluşturan ve bu boşluğu bölge ülkeleri açısından bir tehdit unsuru haline dönüştüren Esad, görünen o ki bu bataklığa başta Türkiye olmak üzere, birçok ülkeyi çekmeyi hedefliyor.

Bu planı, sadece Esadın stratejik aklının bir parçası olarak değerlendirmemek lazım. Burada ortak bir akıl söz konusu ve önemli olan da bu ortak akılda en azından şu an için ön plana çıkmayan aktörler ve onların neler düşündüğü!

Burada Türkiye açısından ön plana çıkan husus, Irak ve Suriyeye yönelik Batı müdahalelerinin önümüzdeki süreçte nasıl bir seyir izlemeye başlayacağı ve Türkiyenin karşı karşıya kalma ihtimali her geçen gün artış gösteren "ani krizler" riski. Ki, bunlardan bir tanesi, "Süleyman Şah Türbesi" bir süredir dillendiriliyor.

Nitekim, basında yer alan şu ifadeler bu hususu, olası risk-tehditler bağlamında fazlasıyla destekliyor: "Başbakanlık kaynaklarından alınan bilgiye göre... Gerekçesinde, Süleyman Şah Saygı Karakoluna dönük güvenlik riskinin artması, mevcut risklerden en fazla etkilenen ülkenin Türkiye olduğu belirtilen gerekçede, Suriyenin kimyasal silah kullanmasına da atıfta bulunuluyor."

Bu ifadeler, sınırlarının hemen yanı başında bir savaş istemeyen ve bunu kırmızı çizgisi olarak ilan eden Türkiye açısından istenmeyen bir savaş riskinin arttığı şeklinde de yorumlanabilir. Fakat, tezkerenin içeriği Türkiyenin bu tehdidi sınırlarında karşılamaktan ziyade, gerektiği hallerde sınır ötesini de kapsıyor.

Her ne kadar bu durum 2007den bu yana gündeme getirilen sınırların ötesinde bir güvenlik yaklaşımı ile örtüşse de, sınırın ötesinde bizi ne tür sürprizlerin beklediği bilinmiyor. Bilinseydi, zaten bu şamaya gelinmezdi.

Kafa karıştıran mevzu da işte tam bu nokta da bir kez daha karşımıza çıkıyor: "Yabancı askerler". Bu da bizi, bir önceki yazımda ortaya koyduğum; "Cephe Hattı mı, Cephe Ülkesi mi" sorusuna götürüyor.

O yüzden fazlasıyla dikkatli olunması gereken bir süreç söz konusu. Tezkerede yer alan şu ifade bu açıdan oldukça önemli: "

...

bu kuvvetlerin, hükümetin belirleyeceği esaslara göre kullanılması ile risk ve tehditlerin giderilmesi için her türlü tedbirin alınması..."

Evet, gerçekten de tedbiri elden bırakmamak gerekiyor!