Terör örgütü üyelerinin ülkeyi nasıl terk etmelerinin
istendiğini Başbakandan bir televizyon programında öğrendik. Daha önce bu
köşede teröristlerin yurt dışına silahları ile çıkıp, orada silah bıraktıktan
sonra geri mi dönecekler Yoksa silahlarını Türkiye de ilgilere teslim ederek
sınırdan silahsız mı çıkacaklar şeklinde sormuştum. Sorumun cevabını
Başbakan ın konuşmasından öğrenmiş oldum. Elbette bizimle birlikte kamuoyu da
öğrenmiş oldu. Bu arada akil adamların nasıl ve nerelerde oluşacağı,
fonksiyonunun ne olacağı sorusunun cevabını da almış olduk. Terör örgütü
elemanları sınır dışına çekilmeyi kabul etseler bile ciddi bazı sorunların söz
konusu olduğu da görüldü.
Bu noktada Başbakan ın silahları ile çıkmalarının mümkün
olmayacağı, silahlarını ister toprağa gömerek, ister mağaralara saklayarak
silahsız olarak ülkeyi terk edebilecekleri değerlendirmesi bana muğlak geldi.
Denebilir ki, olayı hukuki bir statüye kavuşturmak mümkün olmadığına göre, daha
önce Adalet Bakanı Ergin in söylediği gibi Başbakan da Geldikleri gibi
giderler sözleri ve arkasından BDP ve PKK dan yapılan açıklamaların Adalet
Bakanı ve Başbakan ile örtüşmediği görüldü. Kısacası, başladığı belirtilen
barış sürecinin sanıldığı gibi net olarak başlamadığı, çünkü hükumet ile terör
örgütünün farklı beklentiler içinde olduğu görülüyor. Net olan husus iktidarın
terörü sona erdirmek hususunda yapabileceklerini yapmak hususunda hazır
olduğudur. Yani Başbakan kafasında bir çözüm süreci belirlemiş olmakla birlikte
karşı tarafın beklentilerinin çok farklı olduğu görülüyor. Kısacası, hükumet
dolaylı yoldan da olsa terör örgütü ile uzlaşmaya hazır görünürken yaşanan
olaylar gösteriyor ki bu ülkede başörtülülerle bazı çevreler çatışmayı ve
dışlamayı sürdürüyor. İktidar terörü sona erdirmek hususunda ciddi bir tavır
sergiliyorken nedense aynı heyecanı başörtüsü zulmünü sona erdirmek hususunda
göstermiyor/gösteremiyor görüntüsü veriyor. Hâlâ başörtülülerin kamudaki
konumları bir takım bürokratların keyfine terk edilmiş durumda. Saadet Partisi
Genel Başkanı Sayın Mustafa Kamalak ın eşi avukat Zübeyde Kamalak ın duruşmaya
başörtülü olarak girmesi üzerine hakimin duruşmayı ileri bir tarihe ertelemesi,
başörtülü avukatı tanımama anlamına gelen tavrını sürdürmesi ister istemez
insanın aklına bu memlekette terör örgütü üyelerine gösterilen tahammülün,
onlarla barış yapmak adına sarf edilen gayretin başörtüler konusunda
sergilenemediğini getiriyor.
Başbakan terör örgütü üyelerinin yurt dışına çıkışlarını
yasal güvenceye bağlamanın anayasa aykırı olacağını söylüyordu ki, bunda
haklıydı. Ama, başörtülülere uygulanan kısıtlamaları ortadan kaldıracak bir
düzenlemeye de anayasa mı engel oluyor Bu soruya evet demek mümkün değil.
Çünkü, pek çok hukukçu başörtüsünü yasaklayan hiçbir hukuki düzenleme
olmadığını, tamamen 28 Şubat sürecinin dayatmacı anlayışının hayata geçirdiği
bir yasak olduğunu belirtiyor. Buna rağmen yasak sürüyor. Bu yasağı
sürdürenlere karşı da hiçbir şey yapılmıyor/yapılamıyor. Halbuki bu ülkede
teröristlerle uzlaşma yolu aranabilirken başörtülülerle bunun yapılamaması
insanı rahatsız ediyor.
Eğer bu ülkede samimi olarak toplumsal barışın sağlanması
isteniyorsa önce insanların inançlarını istedikleri gibi yaşamasının önündeki
engellerin kaldırılması gerekir. Çünkü, toplumu huzursuz eden tek şey terör
değildir. Unutulmamladır ki, bu ülkede başörtüsü yasağı darbecilerin insanların
neye nasıl inanması gerektiğini belirleme hakkını kendilerinde görmelerinin bir
sonucudur. Bu bakımdan başörtüsü yasağı devam ettiği sürece devam eden
mahkemelere rağmen, insanlar inançlarını inandıkları gibi değil, birilerin
istediği gibi yaşamak zorunda kalacaklar demektir. Bu da zulümdür.