Zaman yirminci yüzyıldan yirmi birinci yüzyıla devrini gerçekleştirirken, miras olarak geriye savaş, iç çatışma, zulüm, baskı, kan ve gözyaşı bırakmıştır. Dünyanın bize sunduğu nimetler tüm insanlığa fazlasıyla yetebilecekken, insanların bunları bir türlü paylaşamıyor olması ilginçtir. Hırsına ve arzularına yenilen insanların başkalarının hakkı üzerine kurdukları konforlarını kaybetmemek adına her türlü kötülüğe başvurduklarına şahit oluyoruz.

Dünyada yaşadığımız bu büyük kaosun temel sebebi paylaşım noktasındaki adaletsizliktir. Çünkü ekonomik ve siyasi gücü elinde bulunduranlar dünyanın tüm insanlığa sunduğu nimetleri ve ortak yaşam alanlarındaki siyasi karar mekanizmasını paylaşmak istemiyor. Ömürleri harcamaya yetmeyecek kadar servet yığanların amacı daha çok harcamak değil. Onların tek derdi kimsenin bu düzene itiraz etmemesi için herkesi köleleştirmektir.

Dünyanın çeşitli bölgelerinde yaşanan zulümlerin temel sebebi budur. Bir terör devleti olan İsrail’in Filistinlilere yaptığı zulümlerin ve katliamların arkasında yatan gerçek de budur. Çünkü Siyonizm bu dünyayı kimseyle paylaşmak istemiyor. Kendileri dışındaki herkesi kendisine köle yapma niyetinde olan bir inançları var. Bu inançlarını hayata geçirmek için her türlü kötülüğü yapmayı kendileri için meşru görebiliyorlar. Dünyanın diğer yerlerinde ortaya çıkan baskı ve zulümler de, bu bakış açısının farklı versiyonlarından başkası değildir.

Görünen tabloya baktığımızda bu kaos düzeninin mağrurları ve mağdurları var. Bir de henüz fiili olarak işgale uğramamış, fiili zulme maruz kalmamış ama sırasını bekleyen bizim gibi kitleler var. Bu noktadaki en büyük özelliğimiz rahatımızdan taviz vermeden kaos düzenine tepki koyuyor oluşumuzdur. Kendi konforumuz için, istikrarımız için, ticaretimiz için karar veriyoruz ve belli bir irade ortaya koyuyoruz, fakat söz konusu mağdurların çığlığı olunca aynı iradeyi gösteremiyoruz. Sadece muvazaalı bir kaş çatmayla içimizdeki derin huzursuzluğa çare arama derdindeyiz. İslam dünyasının ortaya koyduğu bu tepki aslında tepkisiz bir tepkiden ibarettir.

İsrail’in amacına uygun olarak yaptığı son katliama verilen tepkiler, akıtılan sloganlar ve tutulan yaslar yukarıda bahsettiğimiz tepkisiz tepkiye bir örnektir. Kudüs’ün başkent ilan edilmesine ve Gazze’de onlarca insanın katledilmesine karşı herkes tepkisini, rahatlarından taviz vermeden, konforlarına ilişilmeden koymak istiyor. Ekranlara ağlayarak, sokaklara bağırarak, meydanlara slogan atarak rahatlamaya çalışmak tek gerçekliğimiz olmuştur. Ne yazık ki, devlet iradesi de buna dâhildir.

İsrail diye Ortadoğu’ya iliştirilmiş sözde devletin varlığı ve bununla yapılan her türlü ilişki ulus devlet olarak Türkiye’nin, ümmet olarak İslam milletinin, insanlık olarak ise hiçbir mazlumun yararına olması mümkün değildir. Çünkü İsrail diplomasisinin ve devlet politikasının kimyası buna uygun değildir. Bizim İsrail ile olan her türlü ilişkimiz, Siyonizm’e karşı bil kuvve yaşayan direnişin teslim olma sürecinin başlangıcıdır aslında. O yüzden bir bütün olarak İslam dünyasının birlikte hareket edebilme kabiliyetini göstermesi geleceğimiz açısından elzemdir. Daha özelde devletimizin tarihi sorumluluğu gereği İsrail’le mesafesini elçiler üzerinden değil, bizzat devletin kendisiyle koymalıdır.