Çevremizde birçok insanın, içinde bulunulan dönemi "insanlık tarihi"nin devamı olmaktan çıkartıp, "çağdaş, modern, demokrat, çoğulcu", hatta "Batıcı, Batı karşıtı ulusalcı" gibi kavramlarla tanımlamaya çalıştığını; ya da bir başkasını överken veya yererken yine bu tür ifadelere başvurduğunu görüyoruz.
Söz konusu kavramların, tek tek irdelendiğinde, içlerinin boş olduğu, hatta içine ne koyarsan o rengi alabilecek türden "özelliksiz" olduğu görülür. Bir kısım insanlar çevrelerine bakıp, kimin çağdaş kimin çağdaş olmadığını okumaya çalışıyor Hangi davranışlar çağdaşlıktır, hangi davranışlar değildir Böyle durumlarda tipik bir kör dövüşüdür başlıyor insanlar arasında... Meselâ kılık ve kıyafete göre değerlendirmeye tâbi tutup, giyinik olanları anti-çağdaş, soyunanları da çağdaş kabul etmeye kalkılırsa, bir kısım insan "çağdaş olabilmek" için üzerinde ne var ne yok atmaya kalkışacaktır, hatta kalkışıyor bile...
"Çalışkanlık, zekîlik, ahlâklılık, doğruluk, dürüstlük, yardım severlik, cömertlik, edeplilik; hayâ; üretici olmak" gibi insanlık tarihinin hiçbir döneminde değişmeyen "insanî özellikler" ise "modern insan"ın (!) vasıfları arasında yer almıyor.
Günümüz insanı "medyatik" ya da vitrine bakarak "çağdaşlık, modernlik" çerçeveli ifadeler kullanıyor. Fakat bir isteğinin gerçekleşmediği ya da herhangi bir engelle karşılaşıldığında veya "insanî kavramlar"ın içeriğine muhtaç olduğunda ise, aslına dönmekte ve "insanlık ölmüş!" şeklinde yansıttığı duygu ile de gerçek yitiğinin özlemini çekmektedir.
"İnsan olmak" şeklinde formüle edilen ahlâk bağlamlı yaşama biçimi, insanlık tarihinin hiçbir döneminde değişmemiş ve değerini yitirmemiştir. İnsan ne kadar maddî imkânlar veya imkânsızlıklar içinde olursa olsun bunlara her zaman ihtiyaç duymuştur. Günümüzün "modern, çağdaş" vb. şekildeki "moda" düşünceleri ve anlayışları "fâninin fânisi" olup, anlıktır; insanın peşinde koşup ömrünü tüketeceği şeyler değildir.
Bu ikilimi, en iyi bir şekilde anlayıp toplumun idrakine zerketmeye çalışması gerekenler elbette "okumuş insanlar" olması gerekir. Ne yazık ki, ülkemizde akademisyenlerin tavrına bakıldığında "hoca" ağırlığını, bilgeliğini, zarafetini, tevazuunu, hoşgörüsünü göremiyoruz. Sanki onların elinde ilim, ya askerin elindeki silâh ya da polisin elindeki joptur. Dolayısıyla bilim adına "bilimcilik" yapanlar, bilime mekanik bir işlev yüklemektedir.
Birtakım kişilerin "oluşmamış karakteri", ilim adına ilme zulmetmekte, ilim âdeta zulüm vasıtasına dönüşmektedir. Oysa "ilim adamı"nın karakteriyle "ilim" arasında doğru bir orantının olması gerekir. İlim, karakteri zayıf insanların nefislerinin tatmin vasıtası olmamalıdır.
Gerçek ilim adamından iyi bir yönetici olmaz. Çünkü yöneticilik farklı meziyetleri zorunlu kılar. Özellikle günümüz yöneticiliği farklı birikimleri ve kazanımları zorunlu kılan bir sanattır.
İlmin elde edilmesi için ilimden başka ikinci bir şık yoktur. İlmin kuma kabul etmemesi bu yüzdendir. İlim adamının yöneticiliği çoğu zaman başkalarının müdahalesine açıktır. Çünkü o, yöneticilik için yetişmemiş ve yetiştirilmemiştir. Başkalarının yönlendirmesiyle de yönetici olunmaz ki!
Günümüz Türkiye sinde söz konusu ikilem belirgin bir biçimde yaşanmaktadır. İlim adamlığı müessesesi tam oluşmadığı için ilim bir kısım insanların ikbal vasıtasına dönüşmüştür.
Kendileri bizzat bu imkânı yakalamayanlar yakalayanları aracı ederek emellerini, sadist duygularını tatmin etmektedirler. Âlim ilimle iletişim kuramayınca başka arayışların içerisine girmektedir. Oysa âlimin ilimle kurduğu iletişim başka arayışları anlamsız kılar.
İlim var olan şeylerden yeni bilgiler ve bulgular üretmektir. Bu yüzdendir ki ilim adamı başkalarının bilmediğini bilen kimsedir. Dolayısıyla ilim adamının gücü buradan gelmektedir. Çünkü ilim gizem ve gizliliktir. Herkesin bildiği şeyler güç değildir. Hem dünyada hem de Türkiye de geçmişe oranla bugün "imkânlar" alanında çok hızlı bir değişim yaşanmaktadır. İnsanî değerlerle sağlıklı bir iletişim kuramayıp kendi kendisiyle ve çevresiyle kavga edenler, bu değişimi yanlış ve yıkıcı yönde kullanmaktadır. Bu gibi insanların elinde imkânlar, ya bir menfaat ya da başkalarına zulmetme aracı olmaktadır.
Eleştiriden korkmamak gerekir. Çünkü aklın olduğu yerde eleştiri, eleştirinin olduğu yerde akıl vardır. Eleştirinin hedefinde kötü niyet yoksa, yıkıcılık yoksa, amaç eleştirilen şeyin güzelleşmesini istemektir. Başka bir ifade ile de eleştiri, "gelenin keyfi için geçmişe sövmemek"tir.
İnsanî değerler, "insan"ın olduğu yerde değerli ve önemlidir. Öyle birtakım kelime şaklabanlıkları yaparak ne modern (!) ne çağdaş (!) ne de demokrat (!) olunur; sadece hokkabazlık yapılmış olur. Ne güzel söylemiş Yunus Emre: İlim ilim bilmektir / ilim kendin bilmektir / Sen kendin bilmezsen / Ya nice okumaktır."