Bir koltuğa oturunca ölünceye değin oradan kalkmak istemeyen beceriksizlerin derdini, tasasını anlayışla karşılamak gerekmez. Onlara verilen mevki kimsenin babasının malı değildir ve her gelen gitmek, her yeni değişmek zorundadır. Orada ilelebet kalmayı düşünen, kalış süresini uzatmaya çalışan her birey, kendisinden sonrasının zararını asla dert etmez. Zaten henüz vuku bulmamış zararın ihtimalinden korkmak ruhsal problemdir. Muhtemelen kalkıp gittiği durumda ortaya çıkacak rezaletin, kirliliğin doğal olarak kendisine mal edilmesinden çekinir. Merak söz konusuysa sebep sorulur. Ardında, üstü örtülemeyecek kadar pislik birikmemişse yani sebep bu değilse kalan hayatında iştigal edeceği bir mesleği olmadığı için yerleştiği yeri sıcak tutmakta inatçıdır. Bu ikinci şık sanıldığından daha fazla öneme sahiptir. Zira sırasında eski Amerikan Başkanı Barack Obama’yı belgesel sunarken, eski Uruguay devlet Başkanı José Mujica’yı çift çubukla uğraşıp minik bahçesinde krizantem sularken görmek mümkündür. Keza görev süresi dolan herhangi bir siyasi, eski işine döner. Bu imkan ve şerait içinde eski yahut yeni bir iş sahibi olmayan koltuk sahipleri ne yapabilir? Yolsuzluk ve de haksızlıkla elde ettikleri servetlerinin üstünde kuluçkaya yatsalar yumurtanın nerden çıktığı; işletme kurup emek öğütseler değirmenin suyunun nereden geldiği sorulur. Aslında sorulmaz. Hiçbir şey sorulmaz. Ama böyle bir sorgu ihtimali bile bir şekilde yerleşilen koltuğa daha sıkı sarılmayı, iyice tüneyip hiç terk etmeyecekmiş gibi sıcak tutmayı gerektirir. Hem karnını doyuracak bir meslek sahibi olmayıp mesnetsiz paye edinenler, boşa çıkınca ne ile uğraşsın, nasıl geçinsindir?

Yaşanan rezilliğin tarihe geçmesi neyi değiştirir? Tarih, iktidar ve güç sahiplerinin gün geçtikçe şiddetini artıran zulmünü ayrıntısıyla yazsa ne olur, görmezden gelse ne fark eder? Aynı hatalara bir daha düşmemek, aynı şerre bir kez daha dolanmamak için ibret mi alınır, ders mi çıkarılır, yol yordam mı değiştirilir? Emsali görülmemiş bir tarih fetişiyle malul olan, ancak içine doğdukları akıl ve de gönül tutulmasını asla kabul etmeyen kitleler, saplantılı tarih anlayışlarına ilmek ilmek işlenip oradan dantel dantel, nakış nakış sırıtsalar ne değişir? Yani ki vatandaş, halk, millet olma şuurunun aslında yanından bile geçmeyen, ancak konu mankeni olmalarının eşsiz bilinciyle her dem poz kesmekten, görüntü vermekten, kendilerine biçilen rolü acemice oynamaktan geri durmayan yığınlar geleceğin tarihine isim bağışlasalar ne fark eder? Tarihsel bir karakter olarak anılan hangi zalim bugünün adalet anlayışının şekillenmesinde yönlendirici olmuştur? Her daim zalim olduğu vurgulanan firavun, koca Asya kıtasını adeta hallaç pamuğuna çeviren, yakıp yıkan Cengiz, Avrupa’nın göbeğine islim fırınları kurup kükürtlemeden kayısı kurutur gibi insan öldüren Hitler ismini asırlar geçse bile unutulmayacak şekilde tarihe kazıtır da ne olur? Çok çok farklı bir versiyonda hangi zulüm payidar olmaz? En mühimi, bir yönetme meraklısının mutlaklaşıp, şakşakçıları sayesinde etrafına birikenler üstüne tahakküm kurmadığı; söz sahibi olup yaşam hakkı lütfetmediği yahut dilediğini yaşamından etmediği kaç devir yaşanır?

Kahramanlık fışkıran tarihin hangi kesitinde mutlaklaşan hangi muktedir için insanlıktan yoksun, zihinsel özürlü, bencil, cahil teşhisi konur? Ve geçmiş dönem için yapılan böyle bir saptama neyi değiştirir?
Anlı şanlı tarihin sayfaları çevrilir; nal sesi, kısrak sesi aşılabilirse nefesi kesilip nesilleri kurutulmuş insan çığlıklarına ulaşılır. Ne kan kalmıştır geriye ne toprağa nem, anlayana gam bağışlayan gözyaşı… Hayatın yazgısına öykünüp yazıya geçirmek isteyenler için kanı çığlığında kuruyan insanların bir başka şeye yaramayan hatırası kullanılır. İşte şu kadar toprak, bu kadar sınır ve bir o kadar düşmanlık miras kalmıştır. Onu gelecek ve sonra kadim anlayışla ölecek nesiller için korumak, biriktirmek, saklamak insanlık üstünde tepinenlere düşer. Sanki asırlar boyunca toprak altından çıkarılmayı bekleyen ve nihayet kitlelerin hayatı pahasına çıkarılıp harcanan madenler gibi diledikleri kadarını harcamak, kalanını mundar etmek henüz tanımı yapılmamış bir zalimin hakkıdır. Hakk’a tapan, hak koruyan, hak gözeten, hak eden bir milletin istiklali ancak şiirlerin dizelerine serilir. Günü gelip yıpratılmış ruhlarla karşılaşıldığında, herhangi bir sanrıya sığmayacak sürprizlerle yüzleşmek kaçınılmazdır.