Birkaç gün önce Batı basınında Suriye yıkım savaşıyla ilgili Finlandiya eski Cumhurbaşkanı Martti Ahtisarii’ye dayandırılan bir iddia yayınlandı. İddiaya göre Rusya Lideri Viladimir Putin, Suriye iç savaşının henüz birinci yıldönümünü doldurmadığı 2012 yılında, başını Amerika’nın çektiği Batılı ülkelere bir anlaşma planı sunmuş. Planda muhaliflerle Baas rejimi arasında derhal ateşkes görüşmelerine başlanması istenmiş. Hatta Beşşar Esad’ın aşamalı olarak görevi bırakması bile teklif edilmiş. Fakat Amerika, İngiltere ve Fransa’nın içinde olduğu Batılı ülkeler, Esad’ın zaten birkaç hafta içinde devrileceğini söyleyerek anlaşma teklifini reddetmiş. Teklifin reddediliş gerekçesi ne kadar da tanıdık geliyor değil mi
Doğrusu Putin’in böyle bir anlaşmayı teklif edip etmediğini tam olarak bilmiyoruz. Zaten ilk cümlemde de ifade ettiğim gibi bu bir iddia. Fakat Amerika’nın başını çektiği Batılı ülkelerin, bırakın Esad’ın devrilmesini, Suriye’de on yıllar boyunca sürecek bir kaos ortamı arzuladığını gayet iyi biliyoruz. Hatta o kaosun Suriye ile sınırlı kalmaması ve bütün bir İslam coğrafyasını yakıp kavurması için de ellerinden geleni yaptığına eminiz.
Peki, neden bu kadar eminiz
Çünkü Batı’nın varlık sebebinin, İslam âleminin sürekli iç karışıklıklarla boğuşmasını sağlamak ve Müslüman sokağına asla huzur ve barış ikliminin gelmemesini gerçekleştirmek olduğunun farkındayız.
İşte Suriye başta olmak üzere tüm İslam dünyasında yaşanan karışıklıklarda, mevcut dış politikaya yön verenlerin izledikleri yol ile uyuşamadığımız nokta tam da burası.
Biz Irak ve Afganistan saldırılarına asla destek olunmaması gerektiğini anlattık. Onlar ise elimizi taşın altına koymamız gerektiği safsatasına sarılarak, Bağdat ve Kâbil’i yerle bir eden Amerikan operasyonlarına payanda oldular.
Biz bu aziz milletin Avrupa Birliği’nin bekleme odalarında zincirlenmeyi hak etmediğini söyledik. Onlar ise kuru bir adaylık uğruna Papa heykeli önünde Avrupa Anayasası’nı imzaladılar, Kızılay’ın göbeğinde gündüz vakti havai fişekler patlattılar.
Biz Suriye’de Batılıların yalanlarına inanılmaması gerektiğini söyledik. Onlar ise Batılıların verdiği sözler doğrultusunda, Beşşar Esad’ın birkaç hafta, bilemedin birkaç ay içinde devrileceğini ve Suriye’ye barışın hâkim olacağını sandılar.
Biz NATO saldırısının Libya’ya ancak daha çok kan ve gözyaşı getireceğini söyledik. Onlar ise NATO sayesinde Libya’nın Libyalılara ait olduğunun tescil edileceğine inandılar.
Biz şanlı ecdadımızdan devraldığımız şuurla Yeniden Büyük Türkiye öncülüğünde İslam Birliği’nin kurulabileceğine ve bugün tüm dünyada sürdürülen zulüm düzeninin sona erdirilebileceğine inandık. Onlar ise yenilmiş bir medeniyetin çocukları olduğumuzu söylediler.
Biz PKK ve IŞİD gibi terör belalarının bizzat stratejik ortaklarımız(!) tarafından başımıza sarıldığını söyledik. Onlar ise Amerika ile vardıkları gizli mutabakatlardan medet umdular. Attıkları her adımı Amerika ile birlikte planladıklarını gururla ilan ettiler.
Biz bin yıldır İslam dünyasına saldırılar düzenleyen Haçlı Seferleri’nin bugün dahi sürdüğünü ve nihai amacının hepimizin kökünü kazımak olduğunu ifade ettik. Onlar ise aynı Haçlı Seferleri’nin medeniyetlerin kaynaşmasına vesile olduğunu söylediler.
Sizin anlayacağınız biz her seferinde haklı çıkmaktan usandık, onlar ise sürekli aldatıldıklarını itiraf etmekten usanmadılar. Şimdi de karşımıza geçmiş sanki bunların hiçbiri olmamış gibi davranmamızı bekliyorlar. On üç yıldır sebep oldukları yıkımların hepsini unutmamızı istiyorlar.
Öyleyse biz de akıllarını başlarına almalarını dileyerek, Erbakan Hocamızın sözleriyle onlara cevap veriyoruz; “Ey efendiler süt başka, kireç suyu başka. Sütü içersen biiznillah şifa bulursun, kireç suyunu içersen Allah muhafaza Büyük İsrail’e mumya olursun!”
Dışişleri
kime emanet
1982’de Hariciye’de memur olarak işe başladı. On yıl boyunca Atina’dan Beyrut’a kadar çeşitli başkentlerde kâtiplik düzeyinde görevler yaptı. Ardından 1992’de dönemin Başbakanı Süleyman Demirel’in danışmanı oldu. Demirel’le gayet uyumlu çalıştığı için olacak, o köşke çıkınca, 1996-2000 yılları arasında Çankaya’da Cumhurbaşkanı danışmanı oldu. Görev süresince artık göze girecek hangi üstün hizmetleri gösterdiyse, AKP iktidarının ilk dönemine denk gelen 2002-2007 yılları arasında İsrail Büyükelçisi olarak atandı. 2009 yılından bu yana da Türk Dışişleri’nin kudretli müsteşarıydı.
Feridun Sinirlioğlu’ndan bahsediyorum evet. Mavi Marmara katliamı sonrası Türkiye adına İsrail’le pazarlıkları yürüten, “Mavi Marmara şehit aileleri istemese de, Türkiye-İsrail ilişkileri normalleşecek!” diyen; mahkemenin yakalama kararı verdiği İsrailli yetkililer hakkındaki kırmızı bülten dosyalarını İnterpol’e göndermediği iddiasıyla şehit ailelerinin ve İHH Başkanı Bülent Yıldırım’ın tepkisini çeken Feridun Sinirlioğlu’ndan.
İşte aynı Sinirlioğlu, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ve Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun mutabakatıyla kurulan seçim hükümetinde Dışişleri Bakanlığı koltuğuna oturdu. Bize de, sözüm ona İslam âleminin savunucusu olduğunu iddia eden Erdoğan ve Davutoğlu’na tebrik mesajı göndermek düştü. Lâkin İsrail’le ilişkilerin gelişmesi için bu kadar çaba sarf eden ve AKP hükümetlerinde bunca önemli görevler üstlenen Feridun Sinirlioğlu, aynı AKP’den milletvekili seçilen Mavi Marmara şehidi Furkan Doğan’ın babası muhterem Ahmet Doğan Bey’in gözlerinin içine nasıl bakabiliyor, gerçekten merak ediyorum.
ÜÇÜNCÜ YOL
Şimdinin muhafazakâr demokratlarının sözüm ona pek sevdiği rahmetli Aliya İzzetbegoviç, “üçüncü yol” derdi bir zamanlar hatırlar mısınız Ve fakat bugünlerde Aliya’nın üçüncü yolundan bahsedemezsiniz.
Sözgelimi “milli orduya kumpas” kurulur, Amerika karşıtı generaller ordudan tasfiye edilir, ama siz gıkınızı bile çıkaramazsınız. Eğer çıkarırsanız, anında “Ergenekoncu” ilan edilirsiniz.
Mesela Suriye’de çağımızın en kanlı iç savaşının fitili ateşlenir, eğit-donat-ölüme yolla projeleriyle yangına ateş taşınır, âdeta savaş hiç bitmesin istenir, ama siz henüz savaşın ilk günlerinde yangını söndürmek için ateşkes çağrısı yaptığınızda, anında “Esatçı” ilan edilirsiniz. Veya “bahar gelecek” yalanlarıyla Libya bombardımana tutulur, “Kaddafi düşünce çok güzel olacak” sözleriyle işgale ortak olunur, ama siz, “NATO operasyonlarına katılmayın, Libya’yı yedi parçaya böldürtmeyin” derseniz, anında “diktatör yanlısı” diye yaftalanırsınız.
Ya da “Kürt açılımı” adı altında otuz yıllık terör örgütü muhatap kabul edilir. İmralı’daki bebek katili barış elçisi gibi pazarlanır. “Aman sürece zarar gelmesin” denilerek teröristin şehirlere yığınak yapmasına, yollara mayın döşemesine izin verilir. Ama siz, “Bu yolun sonu çıkmaz sokak, bu projenin dayanacağı yer bölünmedir” diye uyarırsanız, hiç gözünüzün yaşına bakılmadan “savaş yanlısı” diye damgalanırsınız.
Anlayacağınız bugün üçüncü yol yok. Eğer “üçüncü bir yol olmalı, üçüncü yol aranmalı, ortak akılla, adaletle ve merhametle hükmedilmeli” diyorsanız, dokuz köyden kovulmayı, hakarete uğramayı, susturulmayı ya da yaftalanmayı göze alacaksınız. Ötesi yok.