COĞRAFİ olduğu kadar siyaseten de kendisini hissettiren sıkışıklık ve bunalmışlık durumu, Türkiye açısından “Büyük Oyun”da yeni hamleleri kaçınılmaz kılıyor. Ankara’nın dış politikada elini rahatlatacak bir çıkış stratejisi geliştirmesi artık kaçınılmaz bir hal almış vaziyette. Şu an üzerinde tartışılan husus, bu yeni stratejinin hangi araç ya da araçlar üzerinden gerçekleştirileceği ve bunun yol açacağı olası sonuçlarla ilgili.
Mevcut şartlar altında elindeki diplomatik araç, yetenek ve inisiyatifi önemli ölçüde kaybetmiş görünen Ankara’nın askeri yöntemlere başvuracağına yönelik son hamleleri, açıkçası, “kırk katır mı, kırk satır mı” ya da “yağmurdan kaçarken doluya tutulmak” deyimlerini akıllara getiriyor.
Gerçi, gelinen aşama itibarıyla bu deyimler üzerinden mevcut durumu ya da olası geleceği tartışmak ne kadar doğru olur, bundan çok emin değilim. Çünkü karşımızda bir başka deyişle, “atı alan Üsküdar’ı geçmiş” durumu söz konusu gibi. Ve daha da önemlisi, Türkiye çok gereksiz gündemlerle boğuşurken, yani başındaki savaşa doğrudan nasıl müdahil olabilir.
Daha amiyane tabirle, evi camdan olanın komşusunun evine taş atması ne derece mantıklı olur
Yeni bir kriz politikası...
Üstelik bu taşı atacak olanların bir anlamda sürecin müsebbibi olarak görüldüğü bir ortamda böylesi bir hamlenin en azından dışarıda karşılığı ne kadar olumlu olur Türkiye’ye karşı güven sorunun had safhada olduğu bir ortamda yapılacak operasyonun askeri boyuttan önce, ulusal ve uluslararası kamuoyunu kazanmaya yönelik olması daha doğru olmaz mı
Özellikle de sınır ötesindeki oluşumun uluslararası camiada meşruiyet zemininin hızlı bir çıkış yaşadığı bir dönemde...
Dolayısıyla, Türkiye’nin kendi çıkarlarını ve hatta bekasını koruma noktasında yapacağı askeri müdahale öncesi, bu husustaki kararlılığını göstermek için askeri hareketlilik ile eş zamanlı olarak yeni bir kriz diplomasisi sürecini başlatması gerekiyor.
Yeni bir dış politika anlayışı şart!
Bu kriz politikasında Türkiye’nin haklılığını çok iyi ortaya koyması ve buna uygun tutarlı-kararlı bir söylem-eylem dili geliştirmesi, hedeflerini sınırlı tutması, genel anlamda kabul gören ve Türkiye’nin hedeflerine uygun düşen “ortak bir tehdidi” ön plana çıkartması, ulusal-uluslararası düzeyde kamuoyu desteğini kazanmaya yönelik bir kamu diplomasisi geliştirmesi-izlemesi ve bölge ülkeleri ile (Irak, İran, Rusya ve hatta Suriye’nin de dâhil olduğu) yeni bir işbirliğini esas alan yeni bir diplomasi geliştirmesi gerekmektedir.
Bunun için de son dönemde Suriye’nin bütünlüğünü esas alan açıklamalara daha bir netlik kazandıran ve Şam ile yeni bir diyalog sürecini öngören bir adım en uygunu olacaktır. Yani, Türkiye filmin koptuğu noktadan yeni bir hamle başlatabilir. Bunun için çok geç kaldığı da söylenemez.
Bu bağlamda Rusya’nın gündeme getirdiği IŞİD’e karşı mücadelede bölge devletlerinin etkin işbirliğini esas alan koalisyon önerisi etkin bir şekilde değerlendirilmeye alınabilir. Böylece, Türkiye bir taraftan denge politikasını bir kez daha devreye sokmuş olur ve önümüzdeki sürece yönelik atacağı adımlarda bölgesel desteği elde etme imkânı yakalamış olur, ayrıca IŞİD bağlamında üzerinde oluşturulmaya çalışılan baskıyı da önemli ölçüde bertaraf etmiş olur.
Buna ABD’nin karşı çıkması da pek olası değil. En azından, 2012’den bu yana Washington’un Moskova ve Tahran eksenli izlediği politikalar (başta Cenevre süreci olmak üzere) ve geliştirdiği ilişkiler Ankara’nın elini büyük ölçüde rahatlatacaktır. Ayrıca, Türkiye bu adımıyla ABD’nin 2012’den bu yana kendisine karşı kullandığı dayatmalardan da büyük ölçüde kurtulmuş olacaktır.
2011’den kurtulmak!
Evet, yukarıda da değinildiği üzere, Türkiye’nin etrafında oluşan şartlar ve uluslararası ortam, Ankara açısından yeni bir kriz politikasını kaçınılmaz kılıyor. Bu kapsamda Türkiye’nin ivedilikle 2011 psikolojisinden-tutumundan vazgeçmesi ve yeni şartlara-gerçekliklere uygun bir politika geliştirmesi gerekiyor.
Çünkü ne Suriye 2011 Suriye’si ne de Türk yakın çevresi ve Ortadoğu... Hatta müttefiklik ilişkileri bile büyük ölçüde değişmiş durumda.
Özellikle de Türk-Amerikan ilişkilerinin 2011’den bu yana değişen seyrinin çok iyi analiz edilmesi ve süreçte yaşananların Türkiye’nin iç ve dış politikası üzerindeki etkilerinin irdelenmesi gerekiyor.
Bu konuyu ele almaya devam edeceğiz...