2015’de yaşanan gelişmeler ile son bir kaç güne damgasını vuran hadiseler, bizi nasıl bir 2016’nın beklediğiyle ilgili fazlasıyla somut sayılabilecek ipuçları veriyor. 2016, Türk-İslam dünyası ağırlıklı kamplaşmalar ve derinleşme-genişleme eğilimi gösteren güç mücadelesine sahne olacak gibi görünüyor. Türkiye, Suudi Arabistan, İran ve Rusya bu mücadelede ön plana çıkan aktörler.

2015’in son günlerine damgasının vuran Türkiye-Rusya ikilisinin yerini 2016 başı itibarıyla İran-Suudi Arabistan ikilisi almış gibi görünüyor. Türkiye-Rusya bundan sonraki süreçte daha çok Kafkasya-Hazar-Orta Asya hattındaki güç mücadelesinin bir diğer adı olacak gibi dururken, İran-Suudi Arabistan rekabeti kendisini Şii jeopolitiğinde göstereceğe benziyor. Daha somut ifadeyle, Sykes-Picot alanında “Büyük Arabistan” ile “Pers İmparatorluğu”nun günümüzdeki temsilcileri arasındaki bölgesel hâkimiyet mücadelesi desek, herhalde pek yanılmış olmayız.

***

Dolayısıyla süreç, iki güç arasında dolaylı savaştan (vekâleten savaştan) doğrudan savaşa doğru kayıyor ve bunun adına “Sünni-Şii Savaşı” demek ise çok doğru olmasa gerek. Bunun adı düpedüz “Arap-Fars Savaşı”. Nitekim Yemen ile zirve yapan mücadeleye bakıldığında, Suudi Arabistan-Mısır ikilisinin öncülüğünde kurulan koalisyonun üyelerinin bu iddiayı kuvvetlendirdiğini görüyoruz.

Koalisyonda hangi ülkeler mi var Sıralayalım: Suudi Arabistan, Bahreyn, Katar, Kuveyt, Birleşik Arap Emirlikleri, Ürdün, Sudan, Fas ve Mısır.

Bu noktada, bu ülkelerin aynı zamanda 34 ülkeden oluşan “Teröre Karşı İslam İttifakı”nın da üyeleri olduğunun altını çizmek gerekiyor. Yalnız arada bir fark var. 34 ülkeden oluşan ittifaka “Arap İttifakı” demek mümkün değil. Fakat, diğer taraftan Suudi Arabistan ve      İran faktörü dolayısıyla bu ittifakın tercihi de büyük ölçüde belli. İran’ı rahatsız eden de zaten bu durum.

***

Düne kadar Türkiye öncülüğünde gerçekleştirilmek istenilen Sünni İslam dünyasının Şii İran’la savaşının yerini, bugün doğrudan doğruya Suudi Arabistan-İran ikilisi almış durumda. Başta Suudi Arabistan olmak üzere, bir çok ülke Türkiye’yi böylesi bir role ve savaşa itmek isterken, Ankara akıllıca manevralarla bunu savuşturmasını bilmişti.

Fakat diğer taraftan Türkiye’nin içinde bulunduğu bir takım ilişkiler ağı, Ankara açısından bu riski halen bertaraf etmiş değil. Dolayısıyla Ankara açısından zorlu bir süreç söz konusu. Çünkü İran ve Suudi Arabistan’ın manevraları ve içinde bulundukları kriz, Türkiye’yi İslam dünyasının kendi içindeki iç savaşta bir tercihe zorluyor.

Evet, Suudi Arabistan’ın aralarında Suudi vatandaşı Şii din adamı Ayetullah Nemr Bakır en-Nemr’in de bulunduğu 47 kişiyi idam etmesi sonrası yaşanan baş döndürücü gelişmeler, önü alınamadığı takdirde bölgesel bir savaşa işaret ediyor. İran’ın Meşhet kentinde Suudi Arabistan Konsolosluğu’nun yakılmasının ardından Tahran’da bir grup protestocunun Suudi Arabistan Büyükelçiliği’ni basarak, ateşe vermesi sonrası Suudi Arabistan yönetimi Riyad’da bulunan İran Büyükelçisi’ni ülkeden kovmuş bulunuyor.

***

Geliyorum diyen kriz, Sünni ve Şii İslam dünyasının önde gelen iki ülkesi arasında bugüne kadar ertelenmiş gözüken bir savaşı tetikleyeceğe benziyor. Sağduyunun yerini sokaklara teslim ettiği böylesi bir atmosferde eğer üçüncü bir aktör acilen devreye girmez ise, o zaman durum gerçekten vahim demektir.

Daha vahimi ise, İslam dünyasının kendi içindeki bunalıma dur diyecek bir üçüncü aktörün bulunmaması. Ne yazık ki, Suriye krizi ve sonrasında yaşananlar böylesi bir olasılığı tümden yok etmiş durumda. Özellikle de İran’ın “Direnç Cephesi” adı altında yürüttüğü politikanın süreç içerisinde İslam dünyasındaki cepheleşmeyi derinleştirmesi burada oldukça önemli bir yere sahip.

Başlangıçta ABD-İsrail ikilisine karşı bölgede İran’ın bekasını ve çıkarlarını korumaya yönelik olarak ortaya konulan ve bu kapsamda destek de gören “Direnç Cephesi”nin, alanda elde ettiği kısmi başarılar sonrası tarihsel anlamda Fars çıkarlarını ve emperyal coğrafyasını hedeflemeye başlaması, burada önemli bir kırılma noktası olarak karşımıza çıkıyor.

***

Neredeyse tüm Sünni İslam dünyasını terörle özdeşleştiren İran’ın bu tehlikeli söylemi ve oyunu bunun üzerine kurgulaması bölgeyi bugüne taşımış görünüyor. İran başkalarını suçlarken, önce yakın tarihine şöyle bir bakmalı ve hafızasını zorlamalı. Eğer İran, tarihsel hafızasını adil bir şekilde zorlar ise, o zaman İran İslam Devrimi sonrası izlediği politikaların bölgeyi bugüne nasıl taşıdığını görecektir.

Zaman birbirini suçlamak zamanı değil. Her şeye rağmen soğukkanlı olma ve hesaplaşmayı sokaklar üzerinden değil, müzakere masası üzerinden yapma zamanıdır. Aksi takdirde İran oynadığı tehlikeli oyunun sıcak yüzü ile karşı karşıya kalabilir ki, o zaman yanında kimseyi bulamaz. Bunun için de Fars kodlarıyla değil, İslami kodlarla düşünmesinde ve hareket etmesinde fayda mülahaza edilmektedir.

Son cümle siz değerli okuyucularıma ve Türkiye Yazarlar Birliği (TYB)’ne. Milli Gazete’deki yazılarımdan dolayı şahsımı Basın/Fikir dalında “2015 Yılı Yazar, Fikir Adamı ve Sanatçıları Ödülü”ne layık gören TYB’ye ve sizlere bu vesileyle teşekkürlerimi sunmak istiyorum. Nice yıllara hep birlikte inşallah...