15 Temmuz’da yaşadıklarımız sıradan bir hâdise değildir. Bu hâdiseye yalnızca “darbe kalkışması” demek, işi çok hafife almak olur. Bu, aslında Kurtuluş Savaşında yarım kalan hesaplaşmanın öcünü almak isteyen güçlerin bir işgâl hareketiydi. Yaptıkları plan işleseydi gerisi gelecekti. Bu hâdisede görüldü ki, bizi çok seven bir Rabbimiz var. “Ve mekerû ve mekerallah. Vallahuhayrü’lmâkirîn” âyeti bir kere daha mu’cize gibi tecelli etti. Düşünün siz, Cumhurbaşkanı, “olayı eniştemden öğrendim!” diyor. Başbakan “eşten, dosttan öğrendim!” diyor. Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanları en yakınındaki subaylar tarafından esir alınıyor. Yani sebepler dairesinde işgâlcilerin, vatan hâinlerinin başarılı olmaması için hiçbir engel yok. Ancak işte o noktada Vedûd ismiyle mahlukatını ve hususanMü’min kullarını seven Rabbimiz o hâinlerin oyunlarını bozuyor. Bin sene İslâm’a, Kur’an’a hizmet etmiş olan necip milletin torunları şahlanıyor. İngilizlerin yüz yıl önce yaptıkları; “Ya Kur’an’ı ortadan kaldırmalıyız, ya da bu milleti Kur’an’dan soğutmalıyız!” planlarının tutmadığı görülüyor. Bütün düşmanlar kahroluyor.

Şimdi soğukkanlılıkla düşünme, yeni hücumları nasıl defedeceğimizi konuşma vakti. 15 Temmuz’da sahnelenen kanlı oyun, aysbergin görünen yüzüdür. Mesele çok ciddidir. İşin bu noktaya gelebileceğini yaklaşık 25 sene öncesinden bilenlerdenim. (Meraklıları 1993’ten itibaren Millî Gazete yazdığım yazılara baksın.) 8 sene önce, yani 2008’de, Ak Parti içerisindeki Millî Görüş kökenli olanlardan yetkili kimselere; “Tayip Beye söyleyin görüşmemiz lazım. Bu Fetöcülere güvenmesin, kendisini Menderes’ten beter etmek istiyorlar!” demiştim. Ancak o kimseler bu mesajımı yerine ulaştırmadı herhalde, görüşemedik.

Darbe ile ilgili yazılanlara, konuşulanlara bakıyorum, daha çok netice üzerinde duruluyor. Peki, o vatan hâinleri nasıl yetişti? Bu hâinâne hareketin fikrî temeli ne? Bunun üzerinde hiç durulmuyor. 17/ 25Aralık operasyonlarından sonraydı. Diyanet İşleri Başkanı’na yakın bir dosta; “Muhterem başkana söyleyin. İlmî bir heyet toplasın. O heyet, Fetö’nün (isminde Lafzullah geçtiği için o ismi kullanmaya elim ve dilim varmıyor) kitaplarını, röportajlarını, konuşmalarını incelesin. O görüşlerin İslâmiyet’le ilgisi olmadığı, milletin inancını bozduğu açıklansın. Bu Müslüman halkın inancını bozan bu fikirlerle yalnızca Molla Muhammed Doğan Hoca’nın eserleri karşı duruyor. Ona da bu kumpasçıların neler yaptığını biliyorsunuz” demiştim. Vâesefa bu çağrım da ma’kes bulmadı.

“Bu eli kanlı darbecilerin mahiyetini çok önceden bilenlerdenim” demiştim. Müşahhas bir delil vereyim: Yıllar önce bir yayınevi ile bir seri kitap yayını için anlaşma yapmıştık. O seriden iki kitap çıktı. Üç kitap daha verdim. Yayınlamadılar. Sebebini sordum. Fetöcü bir dağıtım şirketi benim kitaplarıma ambargo koymuş. “En çok parayı o dağıtım şirketi veriyor. Oradan para alamazsak kitapları yayınlayamayız” dediler. Sebebini sordum, “öğreniriz!” dediler. Bu Fetöcülerin bir istihbarat merkezi varmış. Yayınevinin müdürleri oraya gidip bana uygulanan ambargonun gerekçesini sormuşlar. Kendilerine, yaptığım konuşmaların metnini vermişler. Getirip bana okudular. Dehşete kapıldım. Biri ofisimde, biri evimde yaptığım konuşmalardı. Ofisimde yaptığım sohbete gelen biri, “Fetullah Hoca, (Hocalığa kurban olsun) Hıristiyanlar ve Yahudiler de Cennete girecek, diyor. Siz ne diyorsunuz?” demişti. Ona Âyet-i Kerimeler okuyarak, fıkıh kitaplarından deliller getirerek cevap vermiştim. Evimdeki konuşmanın ise mahiyeti şuydu: Zekât bahsi açıldı. Misafirlerim ve ben Fetö’ye yüklü miktarda zekât paralarını aktaran iki fabrikatöre, zekatın kimlere verileceğini anlatmıştık. O konuşmalar da aynen kayda geçmiş. Yayınevi idarecilerinin, ‘biraz alttan alsanız’ gibisinden tekliflerine, ağır cevap verdim.  Kitaplarımı artık kendilerine vermeyeceğimi söyledim.

Sözün özü; Bu halka Peygamber Efendimizin (asm) getirdiği din doğru şekilde anlatılmadıkça, bizi çok seven Allah-u Azimüşşan’a sevgimizi fiilî olarak göstermedikçe bu gibi sıkıntılar bitmez. Unutmayalım, su uyur, düşman uyumaz.