10 Aralık... Sözüm ona İnsan Hakları Günü. Yazımızı kaleme aldığımız gün, bugün (10 Aralık). İnsan Hakları derken, sanki kendimizle alay ediyormuşuz gibi... Hâlbuki insanlara hakkı yüce Yaradanımız vermiş. Hem de yaratılmışların en üstünü diye... Yani eşref-i mahlûk... Peki, insanlar bunu bugün anlıyorlar mı veya şimdiye kadar anlayabilmişler mi? Eğer anlayabilmiş olsalardı, kendi kendilerini katlederler miydi? Bırakın insan hakkını, insanların canlarına kastediyorlar, katlediyorlar. Yemen’de, Filistin’de, Suriye’de, Arakan’da, Doğu Türkistan’da, Afganistan’da ve daha nerelerde oluk oluk insan kanı akarken, insan haklarından söz etmek abesle iştigal değil midir? Bunun lafını ederken bile pişmiş tavuğun gülesi geliyor.

Hele ülkemizde hakkın, hukukun ve adaletin rafa kaldırıldığı bir dönemde “sen falancı, sen filancısın” diyerek yaşı kurudan ayırmadan aşından, işinden, eşinden edilen on binlerce mağdur ve bunların günahsız yavruları... Zulmün pençesinde hayatın zehrini yudum yudum yudumlarken insan haklarından söz etmenin ne derece samimi olacağı, efkâr-ı umumiyenin takdirindedir.

Ne gariptir ki, bütün bunların yaşanmasına sebep olanlar, suret-i haktan görünüyor. Halk, hak edebiyatını yapmadan da geri durmuyorlar. Her zaman olduğu gibi zeytinyağı misali üste çıkıyorlar. Algı operasyonlarına devam ediyorlar. Toplumu kamplaşma, kutuplaşma ortamına çekmek için ellerinden gelen bütün gayreti ve çabayı sarf ediyorlar. Ve bütün bunları, seçim kazanma uğruna yapıyorlar. “Ülkenin bekası” diyerek, kendi çıkar ve menfaatlerini, saltanatlarını koruma gayretleri içerisinde ideallerinden, ideolojilerinden, kişiliklerinden bile taviz vererek “ne pahasına olursa olsun, bizim olsun” anlayışıyla siyaseti dizayn ediyorlar. Milletin ali menfaatleri ve geleceği umurlarında dahi değil.

Bir de şimdi ittifak kanununu çıkararak kendileri ittifak kurdular. Kendilerince mübah. Bir bozup bir yapıyorlar. İşlerine nasıl gelirse... Ülkeyi parsellemişler. “Falan il senin, filan il benim” diyerek, anlaşıyorlar. Lakin kendilerinden olmayanları bir kefeye koyarak, “şer cephesi” diyerek de aşağılamaktan geri durmuyorlar. İşte bu “cephe” sözü bile, insanları bölmek için bir zemin oluşturmuyor mu? Bu zatın konuşmalarına bakıldığında, ne üslubunda ne de ses tonunda insani hassasiyetin olmadığını görmek mümkün.

Şimdi ise TBMM’de bütçe tasarısı görüşülüyor. Dikkatle izlensin, bakılsın. Kendilerince haktan ve halktan görünen sağlam ittifakçı bu zat-ı muhteremler, açlık sınırının altında olan asgari ücrete ne kadar temas edecekler? Yoksul emeklinin, enflasyon canavarının kıskacında inim inim inleyen bu toplumdan ne kadar söz edecekler? Belki dersiniz ki, “Ederler canım. Meclis kürsüsünden konuşmak serbest.” Mademki söz ederler, o zaman samimi iseler; iktidar, Cumhur İttifakı’nın elinde. Asgari ücretten vergi almasınlar ve açlık sınırından yoksulluk sınırı seviyesine çıkarsınlar. Eğer insan hakkından ve haklarından söz etmeye yürekleri yetiyorsa, köle düzeninde bile olmayacak kadar çok olan dilenciliği ortadan kaldırsınlar.

Bize göre ana muhalefetin asgari ücret konusuna bakışı da yanlış. Ön gördüğü ve teklif ettiği asgari ücret miktarı, bugünkü şartlarda yetersizdir. Demek ki, ana muhalefet de yoksulun ekonomik sıkıntısını yeterince görememiştir. Bütün siyasilere tavsiyemiz şudur ki; 54. Hükümet’in Başbakanı merhum Prof. Dr. Necmettin Erbakan Hocamız işçiye, memura, asgari ücretliye, Bağ-Kur’luya, emekliye, engelliye nasıl baktı, nasıl gördü ve ne kadar zam verdi? Örnek alsınlar ve öyle hareket etsinler. Geçmişini bilmeyenin geleceği karanlıktır. “İnşallah geleceğimiz aydınlık olur” temennisiyle hepinizi Allah’a emanet ediyoruz. Vesselam...