Nasıl yaşarsan öyle ölürsün!
Geçtiğimiz günlerde vefat eden Nusret Ertem amcamız, çok iyi bir teşkilatçı, bir o kadar da Millî Gazete okuru ve destekçisiydi.
Arardı, sorardı. Biz arardık, sorardık. Rahmet olsun. İyi bilirdik, güzel yaşadı, son nefesinde de ibadet üzere olduğunu öğrendik. Ölümüne üzülsek de ölüm anını duyunca huzur bulduk.
Hayat böyle işte.
"Ölmek istemeyeceğin yerde bulunma” demişti Mehmed Zahid Kotku Hazretleri.
İnsanları diğer canlılardan ayıran en büyük özellik Allah’ın bahşettiği iradedir.
Doğru ile yanlışı ayırt edebilmemiz için bu nimet bize verilirken beraberinde de yaptığımız tercihlerin sorumluluğu istenmektedir.
Yani hayat; İsrail ile Filistin arasında bir tercihten ibaret.
Ortası yok! Aklını fikrini çalıştırıp bu ikisi arasında bir tercih yapmak durumundayız.
Tıpkı Hasan Bitmez gibi. O tercihini çoook önce yapmıştı. Son sözleri İsrail’i telin etmekti. Ve tabii ki Filistin’e destek vermek oldu.
Çünkü böyle yaşamıştı.
MOSSAD ve uzantıları, Bitmez’in düşme anını paylaşarak kendilerine paye çıkarma yarışına girişti.
Onlar kendi sapkın zihniyetleri gereği mutlu oluyorlar.
Biz ise sahih inancımız gereği mutluyuz.
Hasan Bitmez’in vefat sürecinde kimin ne dediği önemli! Hele ki, Siyonistlerin. Bu sözler Bitmez için ahirette berat yerine geçer inşallah.
Son sözler önemli. Ya Filistin ya da İsrail dersin.
Konuştuğumuza, yazdığımıza ve yaşantımıza dikkat edelim!
Nokta
İkiyüzlüsünüz; bir yüzünüz Starbucks’taki kahve,
diğeri demir yüklü gemiler!
Mumcu’yu İsrail katletti ise Üçok ve Kışlalı’yı kim katletti?
1990’lı yılların ilk diliminde başlayan solcu kimlikli yazarların öldürülmesi, belli periyotlarla devam etti. Tamamının ortak noktaları, işlenen cinayetlerin faili meçhul olarak kalması, cinayetlerin üzerinden henüz dakikalar geçmeden de failleri olarak dindar camiaların gösterilmesi olmuştu.
Ülkemizde infiale neden olan cinayetlerin failleri olarak dindar kesimlerin gösterilmesiyle de tam anlamıyla bir taşla iki kuş vurulmuş oluyordu.
Galeyana gelen halk, cenaze törenlerinde hep bir ağızdan muhafazakâr kesimlere ve dini terimlere ve hassasiyetlere ağır hakaretlerde bulunuyordu. Devamında da hemen her dönem olduğu gibi ülke ortadan ikiye bölünüyordu.
Yukarıda bahsettiğimiz isimlerin belki de en önemlisi Uğur Mumcu’ydu. Mumcu, mesleğinin erbabı, gözünü daldan ve budaktan esirgemeyen bir gazeteciydi.
Tabii ki Mumcu’nun da failleri yine muhafazakârlar olarak gösterildi. Ancak bu cinayet de bir türlü aydınlatılamadı.
Geçtiğimiz günlerde emekli general Erdoğan Karakuş, katıldığı bir televizyon programında çok önemli bilgileri dile getirdi.
Emekli Korgeneral Erdoğan Karakuş, gazeteci Uğur Mumcu'yu İsrail'in öldürttüğünü açıkladı.
Karakuş, bu cinayetin nasıl işlendiğine ilişkin de oldukça önemli detaylar paylaştı. Karakuş, cinayeti işleyen 5 kişilik ekibin İsrail’den Mersin’e geldiğini, daha sonra da Ankara’ya geçerek bombayı patlattıklarını söylüyor. Karakuş, “Bu 5 kişinin Esenboğa Havalimanı'ndan İsrail'e dönerken 'bilgisayarlar bozuk' gerekçesiyle pasaport kayıtları bile tutulmadı. Pasaport kontrolü bile olmadan bindiler uçağa, İsrail'e gittiler. FETÖ'den yardım aldılar” derken bu önemli cinayetin tüm detaylarını da açıklamış oluyor.
Peki bu cinayeti işleyen katillerin gizlenme çabasına ilişkin paylaşılan ilk bilgiler bunlar mı? Tabii ki de değil.
Nedim Şener’in merhum Uğur Mumcu’nun eşi Güldal Mumcu ile 2012 yılında Posta Gazetesi’nde yaptığı röportajda da benzer ifadeler geçiyor.
Şener, Güldal Mumcu’ya, “‘Bu cinayeti İslamcılar işlemiştir’ dediniz mi?” şeklinde bir soru yöneltiyor. Güldal Mumcu da,
“Hiçbir zaman öyle demedim” şeklinde cevap veriyor.
Aynı röportajın bir yerinde dikkat çeken bir başka açıklama ise o gün ciddiye alınmasa da Erdoğan Karakuş’un açıklamalarıyla yan yana getirilince bir anlam kazanıyor.
Güldal Mumcu diyor ki;
Cinayet 24 Ocak’ta işlendi. Savcı bana 18 Şubat’ta diyor ki, “Üstüme gelmeyin. Bu işi devlet yapmıştır? Siyasi iktidar isterse çözer.” Mesela savcı Kemal Ayhan, “Kim var arkasında?” dediğim zaman, “Uluslararası istihbarat güçleri, mafya ve karanlık güçler” dedi. Devlet zaten kim olduğunu biliyor, fakat “Nasıl örterim” diye bir sürü olaylar gerçekleştiriyor. Kafa karışsın diye çeşitli insanlar yolluyor.
Evet bu bilgiler, devletin savcıları tarafından toparlanıp yan yana getirilmesi gereken veriler. Hatta hukuken mümkünse de Uğur Mumcu dosyası ortaya çıkan yeni bilgiler ışığında tekrar açılmalı. Hem bir gazetecinin cinayeti aydınlatılmalı hem de günümüzde dahi muhafazakârlar üzerinde devam eden ithamlar ve baskı unsurları bertaraf edilmeli.
Peki; Uğur Mumcu’yu İsrail katletti ise Bahriye Üçok ve Ahmet Taner Kışlalı’yı kim katletti?