Türkiye, 2023 seçimlerinde ilginç bir süreç geçirdi. Siyasal iletişimciler için çok verimli, siyasal iletişim için ise çalışmaları “yalan en iyi nasıl söylenir” başlıklarına yer verilecek sığ çalışmalara yol açacak bir süreç. 2023 seçimleri öncesi süreç, yalanın en üst kadrolar tarafından piyasaya sürüldüğü, dini anlatmak konusunda toplumda itibar görmüş etkili kişilerin aracılığıyla toplumun her zerresine zerk edildiği süreç. İnsan abdestli ağızla nasıl yalan söyler, o da ayrı olarak tartışılması gerekir.

Gerek iktidarın elindeki medya kuruluşları, yazarları, köşe tutucuları, edebiyat yapıcıları gerekse sosyal medyada istihdam edilmiş troll’ler yani internet münafıkları eliyle tabiri caizse geçim derdine düşmüş, deprem bölgesinde hayatı baştan sona değişmiş toplumumuz yalan bombardımanına tabi tutuldu. İktidarın diğer bir iletişim aracı olarak WhatsApp denilen özel mesajlaşma platformu sosyal medya araçları oldu. Kaynağı belli olmayan kişilerden/yerlerden/kurumlardan/cemaatlerden gönderilen, içerikleri tamamen algı üzerine kurgulanmış ses kayıtları, uzun metinleri içeren bu mesajların birinci hedefi dindar kadınlardı. Sosyal medyada görünmenin dindarlığına zarar verdiğini düşündüğü için sosyal medya hesabı açmayan kadınlara ulaşmak için, kullanıcıları için gizli sanılan bu platformdan dolanan bu mesajlarda “kur korumalı mevduat” gibi fakirden alıp zengine parayı aktaran, paradan para kazanmanın çeşitli yollarını açan iktidar için destek isteniyordu. Günümüzün “fısıltı gazetesi” diyebileceğimiz bu tür mesajların sosyal medyada oluşturulan havadan daha fazla seçmeni etkilediğinin altını çizmek isterim.

Bu tür mesajlar bizlere de geliyor bir şekilde. Bu mesajların içeriğinin doğruluğunu sorgulamak için gönderenden “hidayete ermemiz (!), milli ve yerli olmamız (!)” için gönderenlere mesaj kutularımız doluyor. Bu dindar ablalarımız gönderdiği mesajların içerikleri -bilenler bilir ama yazmak zorundayız- Batı’nın ülkemiz üzerine kurmuş olduğu büyük oyunu çözmek için tekrardan iktidarı yirmi küsur yıldan sonra tekrar seçmemiz, Avrupa’nın milletimizi bozmak için yapmış olduğu planları bozmamız, saldırı altında olan ekonomiyi ancak büyük liderlerinin çözeceğine dair. Kısaca, iktidarın siyasal iletişim olarak sloganlaştırdığı “milli ve yerli” vurgusu olan dinin bolca sos olarak kullanıldığı içerikler.

Bu mesajları gönderen hanım ablalara, teyzelere baktığımızda harıl harıl yeri geldiğinde kırk yıllık dostlarını tekfir ederek, yeri geldiğinde kaynağını bilmeden masum insanlara iftiralar atarak iktidarın yeniden seçilmesini sağladılar. Ne adına? “Milli ve yerli iktidar”ı seçmek adına? Ne adına İslam’ın bir haber geldiğinde kaynağını araştırınız emrini çiğneyerek işler yaptılar? Dine sahip çıkmak (!) adına. Başörtülü bacılarımız seçim gecesi iktidar yeniden seçilince ne adına şehirlerin meydanlarında kendilerinden geçerek çığlıklar atıp, saçlarını başlarını dağıttılar? Yerli kişileri iktidara taşıdıkları için…

Peki, sonuç ne oldu? Seçim sonrası iktidar en büyük kriz alanı olan ekonomi yönetimini İngiltere’den ve Amerika’dan getirilen kadroya bıraktı. Yerli olduğunu babaannesinin ismi verildiği üzerinden ispat edilmeye çalışılan CFR üyesine bırakıldı. Başörtülü yerli ve milli oyların karşılığı olarak başı açık, İngilizcesi Türkçesinden güzel, Batı’nın kollarında büyümüş kişiye (burada kişi olarak değil zihniyet olarak ele alınız) teslim edildi.

Amerika’dan getirilen bu kadroya ekonomi yönetimi teslim edildi de ne oldu? Hepimiz geçen hafta “ mali disiplini sağlamak” adına yapılan güncellemeler/ ayarlamalarla bir sabah gözlerimizi açtık. Bir önceki iktidar AKP’nin enkazını devraldığını ortaya koyan yeni AKP iktidarı ekonomide “üretim” değil, milletten toplayacağı vergilerle arabayı götüreceğini ifade ettiği programını uygulamaya koydu. Eskilerin iyi hatırlayacağı millet için “kemer sıkma” metaforu bu dönemin başat ekonomi aparatı olacak. Üretim yok, yatırım yok, fabrika açmak yok, çiftçiye ve hayvan yetiştiricisine destek yok, girişimciler için yeni yollar yok. Ne var? Bir sene içinde ikinci motorlu taşıtlar vergisi var. Gerçi iktidar geçici olduğunu söyledi. Ama ülke tarihinde “geçici” olarak gelip de “kalıcı” olmayan vergi vakası yok. Yani ne var? Tarihe şerefle imza atan milletimizin, Siyonizm’in kadrolarına köle yapmak var. Ne var? Milletimizin alın terini küresel güçlere meze yapmak var. Ne var? Bizim insanımız kuru simidi kemirirken paradan para kazananların lüks ve sefa içinde yaşaması var.

Neymiş durumumuz? Yerli ve milli dindar ablalarımızın seçtiği kadro yerli ve milli değilmiş. Muhalefeti Batılı olmakla suçlamak sadece iktidarın siyasal iletişim için uyguladığı oyuna ortak olmakmış. Necmettin Erbakan’ın mezarına gitmekle Millî Görüşçü olunmazmış.

Yaz günü sözü uzatmayalım ve sözü Erbakan Hoca’mıza bırakalım. Necmettin Erbakan Hoca’mız 1994 yılındaki bir konuşmasında sanki günümüzü görmüş ve şu ifadeleri kayda düşmüş: “Siz zihniyet itibarıyla çürümüşsünüz, kanserin son noktasına gelmişsiniz; haberiniz yok. Sizde Millî Görüş'ten zerre yok, zerre! Allah kurtarsın, Allah ıslah etsin.”