Kutsal, insanlar için önemli bir kavramdır. İnsanların fıtratında da kutsala karşı bir yöneliş vardır. Kutsal üzerinde yapılan tanımlamaların ortak noktası, kutsalın mutlak bir değer olarak kabul görülmesidir. O yüzden herhangi bir değere kutsallık yüklerken çok iyi düşünmeliyiz. Çünkü bir kavramı, kişiyi, mekânı kutsal kabul ettikten sonra onun doğruluğunu ya da yanlışlığını tartışma şansınız ortadan kalkar. Bazı zamanlara, bazı mekânlara ve bazı kavramlara kutsallık yüklendiği gibi siyaset kurumuna da kutsallıklar yüklenebiliyor.

Siyaset, insanlık tarihinin vazgeçilmez bir kavramıdır. Çünkü Allah insanları topluluk halinde yaşamaları için birbirlerine muhtaç kılmıştır. İnsanlarının meziyetlerini de farklı farklı yaratmıştır. İnsanların toplu halde yaşayabilmesi bir idari mekanizmayı zorunlu kılar. Bu mekanizma çerçevesinde insanlar, yöneten ve yönetilen şeklinde ayrılmışlardır. Yönetenlerin konumlarını muhafaza etmeleri için yönetilenler nezdinde meşruiyetlerini sağlamak zorundadır. O yüzden yönetenlerin konumlarını bir kutsala bağlayarak koruma eğilimleri hep var olmuştur. 

Kavimlerine yönetici olan peygamberler, Allah’ın bizzat görevlendirmesinden dolayı kutsal kabul edilirler. Bu kutsallık onları peygamber olarak kabul etmenin yanında, onların yönetici olarak da görülmelerini sağlamıştır. Efendimizden sonra böyle bir kutsallık kalmamıştır. Bunun yanında krallar, padişahlar, sultanlar ve imparatorlar gibi yöneticiler de kendilerini kutsalla halka sunmuşlardır. Eski uygarlıklarda tanrının yeryüzündeki gölgesi, temsilcisi veya eli gibi algılanan yöneticiler, bu kutsallığın gücünden istifade etmişlerdir.

Batı’daki yöneticiler kilisenin kutsallığıyla kendilerine meşruiyet sağlarken doğudaki yöneticiler ise dinlerinden aldıkları ilhamla bunu sağlamışlardır. Örneğin Japonya’da imparatorun anlamı “bulutların üzerinde oturanlar”dır. Yani hanedan ailesinin bir kutsallığı söz konusudur. Müslümanlara baktığımızda kutsallığın kaynağının hilafet makamı olduğunu görüyoruz. Halifenin yöneticiliği makamın kutsallığıyla meşru görülürken, diğer devletin yöneticileri de hilafetten aldıkları yetkiyle meşruiyetlerini sağlamışlardır. 

Batı’daki dönüşümle birlikte kişi ve kurumların sahip olduğu kutsallığın yerini kavram ve ideolojilerin kutsallığı almıştır. Batı’da demokrasiye, bilime ve sermayeye kutsallıklar yüklenmiştir. Türkiye özelinde baktığımızda tek parti dönemi muasırlaşma kavramını kutsamıştır. İcraatlarını bu kavram üzerinden yürütmüştür. Devletin kurumsal yapısı ve toplumun sosyolojisi muasırlaşma kavramının gösterdiği yolda belirlenmiştir.

1960’lardan sonra ideolojiler yani sağ ve sol kavramları kutsanmıştır. Bu kavramlar siyasetçilerin temel dayanağı olmuştur. Çeşitli gruplar bu kavramlar üzerinden birbirini öldürebilecek konuma gelmişlerdir. Yöneticilerin siyasi propagandalarını sağ ve sol kavramlarının ortaya çıkardığı kutuplaşma belirlemiştir.

1980’lerden sonra laiklik kutsanmaya başlanmıştır. Siyasilerin söyledikleri ve icraatları laiklik üzerinden savunulur veya eleştirilir olmuştur. Siyasi kutuplaşma laiklik ve irtica söylemleri üzerinden gerçekleşmiştir. 28 Şubat postmodern darbesinin gerekçesi bu kavram olurken, bu süreç laiklik kavramına atfedilen kutsallıkla yürütülebilmiştir. 

2000’lerden sonra ise halk iradesi, milli irade gibi kavramlar üzerinden ekseriyet kutsanmaya başlanmıştır. Bu kavramlar üzerinden siyasiler kendi meşruiyetlerini iddia eder olmuşlardır. Çoğunluğun tercihleri doğrunun belirleyicisi olmuştur. TV, gazete ve sosyal medya gibi kitle iletişim araçlarının halkın tercihlerinin yönlendirilmesinde ne kadar etkili olduğu malumken, halk iradesi kavramı üzerinden ekseriyete kutsallık yüklenmesinin sakıncalarını unutmamak gerek.

Siyaseti üretilen kutsallıklardan kurtararak, tüm vicdanlarda taşıdığı değer itibariyle kutsal kabul edilen adalet, merhamet ve emanet gibi ahlaki kavramlar üzerinden yeniden kurgulamalıyız.