Ülkemizin yakın siyasi tarihine baktığımızda uzlaşma siyasetine dönük bir başarı hikâyesinin olmadığını birkaç haftadır anlatıyoruz. Ama bu durum, uzlaşmaya dayalı bir siyasi atmosferin olamayacağı anlamına geliyor mu? Bu soruya verilecek olumsuz cevap çatışmacı ve tahakkümcü siyasetin egemenliğine vurgu yaparken, verilen olumlu cevap ise uzlaşma siyasetinin imkânına vurgu yapıyor.
Son yıllarda artarak devam eden çatışmaya dayalı siyaset anlayışı, kendi içerisinde nasıl böyle bir imkânı barındırıyor olabilir ki. Bu tezat durumu da göz önünde bulundurarak uzlaşma siyasetinin izini sürmeye çalışalım. Geçen birkaç haftadır kısmen değinmeye çalıştık. Çatışma siyaseti 1950’li yıllarda Demokrat Parti ve CHP ikiliği arasında yaşandı. 1960’lı yılların sonuyla 1970’li yıllarda çatışma sağ sol olacak şekilde bir karşıtlıkta gerçekleşti. 1990’lı yıllarla 2000’li yılların başı laiklik ve irtica söylemleri üzerinden bir çatışmaya sahne oldu. Günümüze doğru yaklaştığımızda çatışmanın dozu artarak devam ediyor. Yerli ve milli tanımlaması ile hain ve terörist tanımlamaları yeni çatışmanın görünen yüzü.
Bu dönemler içinde çatışmacı siyaset anlayışına rağmen birlikte hareket etmeye dair gayretleri zaman zaman görebiliyoruz. Geçen hafta siyasetimizdeki koalisyon hükümetlerinin uzlaşıdan çok pazarlığa dayandığını ifade etmiştik. Bu gerçeği yadsımadan koalisyonların aslında uzlaşı için küçük birer örnek olduğunu söyleyebiliriz. Bunun ilk ve en önemli örneğini 1974 yılındaki CHP-MSP koalisyonunda gördük. Her ne kadar aritmetik hesapların zorlamasıyla ortaya çıkmış bir koalisyon olsa da, yıllardır aralarında büyük duvarlar örülmüş iki farklı kesimin birbirini yeniden tanıma ve ortak amaçlarda birlikte hareket edebilme şansını doğurmuştur.
1990’lı yıllardaki koalisyonların uzlaşma kültürüne bu kadar katkı sunduğu kanaatinde değilim. Her ne kadar SHP-DYP koalisyonu uzun süreli devam etmiş olsa da, bu dönemin çatışma ekseni dini ve seküler karşıtlıkta ilerlediği için uzlaşıya önemli bir katkısı olmamıştır.
Son yirmi yıldır tek parti iktidarı var. İktidarla karşısında oluşan muhalefet arasında çatışma ekseni şimdiye kadar nihai amaç noktasında iktidarın lehine ilerledi. Yeni Cumhurbaşkanlığı sistemiyle birlikte en küçük aritmetik değer bile büyük önem kazandı. Artık nihai hedef en çok oyu almaktan ziyade % 50 bandını aşmak oldu. Bunun için oy potansiyeli düşük partilere olan ilgi artmaya başladı. Bu sayede son genel seçimlerde muhalefet blokunun Millet İttifakı adı altında bir araya gelebilmesi uzlaşma kültürü adına önemli bir gelişmedir. Özellikle bu ittifakın kendini ilkeler ittifakı şeklinde değerlendirmesi uzlaşıya dönük siyaset anlayışı adına olumlu bir adımdır.
Millet İttifakı içerisinde yer alan partilerin söylemlerindeki değişim, bu ittifakın uzlaşı siyasetine büyük katkı sunduğunu gösteriyor. Yıllardır milletin değerleriyle mesafeli sol bir partinin dini hassasiyeti gözetmeye çalışması, milletin değerlerine atıf yapma gayretinde olması ya da milliyetçi kökene sahip bir partinin farklı kimliklerle birlikte siyaset yapmakta bir sakınca görmemesi, Milli Görüş hareketini temsil eden siyasi partinin eşitlik, özgürlük ve çevre duyarlılığı gibi söylemleri gündemine alması bu ittifakın birer neticesidir diyebiliriz.
Birlikte hareket edebilme gayretini sadece muhalefetin iktidar karşısındaki zorunlu arayışı olmaktan çıkarıp genel siyasetin bir kültürü haline getirmemiz gerekiyor. Çünkü bu coğrafya, farklı görüşteki ve kimlikteki insanların barış ve huzur içinde yaşayabileceği kadar tarihi birikime ve gönül genişliğine sahiptir. Bugün tek eksiğimiz buna dair irade ortaya koyamayış olmamızdır. Bunun için tek ihtiyacımız, insan olarak herkesin birbirine karşı güven duyabilmesidir.