Halk arasında bir deyim vardır.
“Davul benim boynumda, tokmak senin elinde” diye.
Hatırlayanlar vardır; 1994 yılında dönemin Adalet Bakanı Mehmet Moğultay, partisinin il kongresinde yaptığı konuşmada, kadrolaşmayı itiraf ederek, "Evet, hükümetten sınavlı beş bin kişilik kadro çıkarttım. Doğu'dan, Güneydoğu'dan gelen insanlar aç mı, işsiz mi kalsın? Bu kadroları örgütüme vermeyip de milliyetçilere mi verseydim? Seyfi Oktay ve benim dönemimde de iki bin hâkim aldık. Bu aldığımız kadrolar, ileride yeşerecek demokrat insanlardır. Yaptığım suçsa işlemeye devam edeceğim. Ben yılmayacağım, bu makamı da terk etmeyeceğim" demişti.
Siyasi tarihimizin kayıtlara geçen ilk kadrolaşma itiraflarından biriydi.
Ya da koalisyon ortağının “sırtına binme” olarak da adlandırılabilir.
O dönemde de koalisyon hükümeti yönetiyordu ülkemizi.
Bugünlerde adı ittifak olsa da belli oranda koalisyon hükümeti var.
50+1 konusunun çıkış sebebi de bu adı konmamış koalisyonun getirdiği rahatsızlık olsa gerek.
Ülkemizde iktidar koltuğuna oturanlara ilk sorulan soru genelde “Ne kadar iş yaptın?” değil de, “Ne kadar kadrolaşabildin?” oluyor maalesef.
Fark etmiyor; ha FETÖ kadrolaşmış ha “FETÖ ile savaşıyorum” iddiasında olanlar.
İkisinde de liyakatsizlik ve kul hakkı diz boyudur.
Son yıllarda devletin koridorlarında sözü geçenler belli. Yani “birilerinin sırtına binenler”den bahsediyoruz. Evet, bakanları, yani sorumluluk sahiplerini hepimiz tanıyoruz ama belki de bakanlardan daha fazla “iş bitiren” tiplerden kimse haberdar değil!
Bakanlık, yani sorumluluk koltuğunu muhatabınıza bırakıp kadroları tesbih taneleri gibi siz dizince kendinizi “sırta binmemiş” olarak tanımlayabiliyorsunuz ama rahatınız da pek yerinde oluyor!
Biz ne mi anlatıyoruz?!
“50+1” tartışmaları ile alevlenen “biz bugüne kadar kimsenin sırtına binmedik” ile biten sürece farklı bir bakış açısı getirmeye çalıştık, kendi lisanımızca…
Nokta!
Bazı eylemleri, marketten 50 liraya 2,5 litrelik Coca-Cola satın alıp onu da sokakta dökme etkinliğine benzetiyorum.

Ali Günaydın amca… “Bütün mesele; şerefli bir hayat ve şerefli bir ölümdür”
Cennetmekân Erbakan Hocamızın, “Bütün mesele; şerefli bir hayat ve şerefli bir ölümdür” sözüne karşılık gelen bir hayattan kesitler sunalım istedik. Köşemizin bu bölümünü, geçtiğimiz günlerde ahirete yolcu eylediğimiz Ali Günaydın amcamıza ayırdık. Biz kendisini uzaktan tanısak da Gazetemiz Haber Müdürü Dursun Ali Bulut’un Ali amca hakkında şahit olduğu ve anlattığı bazı anekdotlar:
“Geçtiğimiz hafta, malıyla canıyla hak davada mücadele eden Ali Günaydın amcamızı ebedi hayata yolcu ettik. Ali amca, Millî Görüş ve Erbakan Hocamıza hareketin kurulduğu ilk gün bağlandı ve son nefesini verirken de bu davadan bir milim şaşmadı. Acaba, ama demedi… 94 yıllık ömründe maddi manevi elinden ne geldiyse bu yolda harcadı.

Millî Görüş’ün tüm partilerinde aktif görev alan Ali amca, İzmir’de yaşadığı yıllarda Torbalı’da Millî Görüş teşkilatını kurdu. Daha sonraki yıllarda İstanbul’da da büyük hizmetleri oldu. Ali amca, ilerlemiş yaşına rağmen her seçimde arabasına bayrağı asar, tüm çalışmalara bizzat katılırdı. Seçim bürolarında görev alır, stantları gezip broşür dağıtırdı. Son seçimde de yürümekte çok güçlük çekmesine rağmen stanttaki yerini hemen her gün almıştı.
Ali amcamız, her ortamda, durumda duruşunu bozmayan, davasına son derece sadıktı... Dirayetli duruşuyla onun yanında Millî Görüş partisinden ( Saadet Partisi) başka parti sözü açmak çok da mümkün olmazdı. Hayatında iki ismi örnek aldı. Birisi Millî Görüş lideri Prof. Dr. Erbakan Hocamız, diğeri ise manevi olarak bağlı bulunduğu Mahmud Efendi Hazretleri (R.A.).
Millî Görüşçü olanlara özel bir ilgisi, saygısı ve sevgisi vardı. Teşkilattan bir genci ya da birisini yeni tanısa bile ona kefil olacak kadar çok güvenir, ihtimam gösterir, torunu yaşında olsa bile son derece saygı duyardı. Rahmetli Ali amcamız için bir insanın Millî Görüşçü olması ona referans olmak için yeterdi.
Kuruluşunda hisse alarak destek verdiği, çıktığı günden bu yana abonesi olduğu Millî Gazete’yi satır satır okuyan Ali Günaydın amcamız, 90 yaşında yakalandığı koronavirüs nedeniyle tedavi gördüğü hastanede yoğun bakımdan çıktıktan sonra da yaptığı ilk işlerden biri Millî Gazete’sini okumak oldu.
Ali amcanın Millî Görüş’e bağlılığını ve davanın delisi olduğunu anlatmak için bir anekdot anlatmak gerekirse: Ali amca, son bir iki yıldır Alzheimer hastalığına yakalanmıştı. Öyle ki son dönemde artık çocuklarını, torunlarını bile unutmuş, kimseyi hatırlamaz olmuştu. Tüm bu hafıza kaybına rağmen Millî Görüş’ü ve Saadet Partisi’ni hiç unutmadı. Millî Görüş’le özdeşleşen birisi olduğu için ziyaretine gidenler ne sorarlarsa sorsunlar unuttuğundan cevap veremezken “Hangi partilisin?” sorusuna ise konuşabiliyorsa Saadet Partisi der, konuşmaya takati yoksa da başparmağıyla Millî Görüş işareti yapardı. Buna birçok defa şahit olduk.
Davaya olan sadakati ve mücahede azmiyle Allah’ın hikmeti, “Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz” ayeti gereği Ali Günaydın amcamız Millî Görüşçü yaşadı, Millî Görüşçü olarak rahmet-i Rahman’a kavuştu. Rabbim kendisinden razı olsun. Mekânı cennet olsun.”