Çok şey yazıldı, çok şey söylendi. Herkes konuştu.
Susanların bile alev saçıyordu gözleri. Kolay mı 301 candı bir anda kaybolan!
301 baba, abi, kardeş; bu ülkenin yüreğinden kayan. Kolay değildi elbet, ne
yaptıkları iş, ne yaşadıkları bitiş
Herkes biliyordu kolay olmadığını da, kelimeler
diziliyordu boğazlara. Tüm ajanslarda bu haber dönüyor, tüm siyasetçi ve
gazeteciler konuşuyor, sosyal medyada bütün herkes bir cümleyle de olsa
konuşuyor ama aslında koca bir ülke sessizliğe gömülüyordu.
Kömür karası olmuş vicdanların üzerindeki külleri kürümek
için, kömür gözlü adamlar gelip geçiyordu gözlerimizin önünden. Gönül
duvarlarımızı yıkan cılız ama acılı, dertli bir ses düşüyordu birden
gündemimize. Oğlum hakkını helal et diyordu bir baba avucuna sıkıştırdığı
notunda. Kömür çuvalına sarılmış bir çocuk konuk oluyordu evimize ansızın.
Babam gibi kokuyor derken hissettiği duygu, nicedir duygulanmayı unutmuş
kalbimize bir hançer gibi saplanıyordu.
Evet, bir haftadır duyduğumuz her yeni haber, mahcubiyet
ve üzgünlüğümüzün üzerine bir yenisini eklerken, bir yandan da içten içe
gururlanmamızı sağlıyordu. Mahcuptuk çünkü bir çoğumuz farkında bile değilken,
yediğimiz önümüzde yemediğimiz dolaplarımızda iken, ailesinin geçimini bu kadar
zor şartlarda sağlayabilen insanlar vardı bu ülkede. Gururluyduk çünkü ilmeği
kaçmış, çivisi çıkmış bir dünyada, para için her şeyin mubah görüldüğü bir
toplumda, helal kazanç için ekmeğini aslanın ağzından tırnaklarıyla söküp alan
yiğit insanlar vardı bu ülkede. Üzgündük çünkü bir anda bu insanların 301ini
birden toprağa vermiştik.
Şaka değildi, savaş sonucu açıklar gibi haber vermeye
başladı muhabirler. Somada maden kazasında ölen işçilerin sayısı... diye
başlayan cümlenin sonundaki rakam arttıkça, ihmal ve ihtimaller üzerine
konuşuluyordu. Yaşam odası yoktu, gaz maskeleri küflüydü gibi açıklamalar,
öfkeleri doruğa taşıyordu.
Bir ülkede gencecik insanların bu kadar zor şartlar
altında çalışmaya mecbur bırakılması, o bıraksa yerine işe girecek binlerce işsizin
olması, işverenlerin ihmalkâr davranmasına zemin hazırlıyordu. Oysa Rabbimiz
bile kaldıramayacağımız yükü yüklemiyordu bize.
Adına partilerin, derneklerin olduğu bir sınıf vatandaşı
kimse anlamıyor, dinlemiyordu bu ülkede. İşçi bayramında göstericilerin
kirlettiği alanı, mesai başındaki işçilerin temizlediği bir sistemde, kimseden
de anlayış beklemiyorlardı zaten. Onların emeği kutsaldı, onların alın teri
kıymetliydi ve bunu onlar biliyorlardı. İş verenleri ve sözde devrimciler
duymamakta ısrar etseler de onlar duymuşlardı İşçinin alın teri kurumadan
emeğinin karşılığını veriniz diyerek en büyük devrimi gerçekleştiren Kutlu
Önder i.
Bu yaşanan olayla bir kez daha gördük ki, her şeyden
siyasi rant elde etmeye çalışılan bir ülkede yaşıyoruz. Zengin zenginliğini
artırıyor, iktidar fanatiklerini artırıyor, muhalefet muhaliflerini artırıyor;
olan hep vatandaşa oluyor, işçiye oluyor, emekçiye oluyor. Gariban yine gariban
kalıyor, aileler reissiz, çocuklar babasız kalıyor. Adı işveren olmuş, patron
olmuş, genel müdür olmuş ne fark eder Ortaya çıkıp iki kelam açıklama yapmaya
tenezzül etmezken birileri, can havliyle bile kirli ayakkabısının ambulansı
batıracağını düşünüyor nazik yürekli insanlar...
Zaman geçiyor ama yaralar sarılacağına, kabuk bağlamaya
devam ediyor. Bir süre sonra tamamen unutulacak belki. Belki yalnızca
yıldönümünün haber bültenlerinde hatırlanacak bu olay. Ama bir Merci var ki,
sorumluları her kimse asla unutmayacak.
Bu olaydan rant sağlamaya çalışanları, işçisinin hakkını
vermeyen, çalışma şartlarını gereği gibi düzenlemeyenleri, çıkıp da milyonların
karşısına bunun gayet sıradan, olağan bir şey olduğunu söyleyenleri, başka
ülkelerin geçen yüzyılda kalmış kazalarıyla karşılaştırıp trajikomik bir tablo
çizenleri, yalan yanlış ve uydurma haber yapıp insanları galeyana getirenleri, sizin
yanınızdayız mesajı vermek için olay yerine gidip de, selfie pozları verenleri,
ihmalkârlara bir Osmanlı sillesi vurulması gereken yerde yine vatandaşı
incitenleri, sorumluluğu altında bulunan çalışanlarını bir emaneti bilip sahip
çıkamayanları, yönetimi altında bulunup da her türlü sıkıntısıyla dertlenip
yaralarını sarması gerekirken, kin kusanları... İşte tüm bunları, bütün
hesapların görüleceği gün, her şeyi görüp kaydeden ilahi göz asla unutmayacaktır!
Nizam ül Mülkün Siyasetnamesinde, Hz. Ömer (r.a.)le
ilgili naklettiği bir rivayet, belki bazılarımızın üzerinde düşünüp dersler
çıkarmasını ve aslında kendini temize çıkarmaya çalışan bir çok kişinin nasıl
bir vebal ve sorumluluk altında olduğunu anlamalarını sağlayabilir.
« Bu fani cihandan göçmezden evvel babasından Abdullah
bin Ömer bin el-Hattab (Hz. Ömerin oğlu) şöyle sual etti: Babacığım, bir daha
seni ne zaman ve nerede göreceğim . Babası: Öteki cihanda diye yanıtladı. Abdullah:
Daha erken görmek istiyorum dedi. Babası: Birinci, olmadı ikinci, o da
olmadı üçüncü gece beni rüyanda göreceksin dedi.
Abdullah tam on iki yıl babasının sözünü ettiği rüyayı
görmedi. Nihayet bir gece onu rüyasında görünce dedi ki: Babacığım, vefatından
sonra üç gün içinde seni göreceğimi söylememiş miydin Babası: Sevgili oğlum,
(Bağdat civarında) harap halde bir köprü var idi. Görevliler de onarımını ihmal
etmişler idi. Bir koyunun da ayağı oradaki bir deliğe denk gelivermiş de
kırılmış. Şimdiye değin onun davasıyla meşgul idim. diye cevap verdi. »
Bu rivayet sözün bittiği yer olsa gerek
Şimdi herkes, hesabını vermeye hazırlansın!..