BİNDİĞİM minibüsün şoförü, İstanbul Sarayları diye
bağırıyor.
Halkalı da ne sarayı diye şaşırıyorum.
İstanbul Saraylarının burada ne işi var diye bakınıyorum.
Biraz sesli düşünmüşüm ki yanımdaki genç anlatıyor.
İTÜ de doktora yapıyormuş, hazırladığı proje gereği bir
takım verilere ihtiyacı varmış, birkaç kez İstanbul Sarayları na girip anket yapmak istemiş ama kapıdaki
güvenlikler mümkünü yok, sakinleri çok rahatsız olmakta demişler.
Genç sonra kapıdan göz ucu ile bakabilmiş.
Boğaziçi nin maketini yapmışlar.
Kanlıca nın, Sarıyer in yalılarını birebir yapıp su
kenarına yerleştirmişler.
Sonra başka lüks siteleri görme deneyimleri olmuş.
Artık insanlar içerdeki kapalı ve açık havuzlardan da
memnun değillermiş.
SPA ve Fitness salonları ile de kandırılmaları mümkün
değilmiş.
Çoğu sitede uygulanan bu su konsepti artık darallık
vermekte imiş.
İçinde köprülerin, sazlıkların, nilüferlerin olduğu
göletler, şelaleler, motorlarla akışı hızlandırılmış küçük nehirler.
Bir metre derinlikli suda kayıklarla dolaşan ahalinin
boğaz sefası yaptığına inanmayacak kadar memnuniyetsiz olduğunu araştırma yapan
genç, içeri giremese de site önünde işlerinden dönenlere sorduğu sorularla
anlamış.
Sosyal olaylar yok, sinema tiyatro salonları yok
diyorlarmış. İşyerlerine çok uzak olduklarını, trafikte ruh sağlıklarını
yitirdiklerini anlatmışlar.
O bir artı bir dairelerde fuhuş yapıldığını söylemişler,
aile yaşantılarının yara aldığını, huzurlarının olmadığını aktarmışlar.
Genç, yoksul muhitlerde de anket çalışması yapmış. Bir
baba ve yanındaki iki çocuğu onu çok etkilemiş.
Minibüsten inen aileye sorduğu sorulardan bu kez
yoksulluğun girdabına yakalanmış. İki küçük çocuk annemiz gitti derken, baba
uzak bir yerde çalıştığını, sabahları annesine bıraktığı çocuklarını akşam
aldığını, yaşadığı travmaya rağmen çocuklarına tutunarak ayakta kalan baba
motifi genci çok etkilemiş.
Şikâyet etmemiş baba, eşinin hayatından çıkmasına karşın
meşakkatli şartlarına rağmen çocukları ile mutlu imiş. Halkalı da hastamı
ziyaret edip dönerken bindiğim takside bu kez şoför, abla araca binenlerin
anlattıkları ile bir kitap yazsam nasıl olur diyor.
Çok iyi olur diyorum. Şiddet gören kadınların arabasına
binip hıçkırıklar arasında anlattıklarını naklederken şoför, gözüm dışarıda
yoksul muhitlerden geçen taksinin penceresinden belgesel bir film çekmekteyim.
Her yan beton, yüksek binalar, sokaklarda akan trafik arasında oynayan bir dolu
çocuk, hiç yeşili kalmayan yerlerde, tır ve kamyonların çekildiği bir arsa
üzerinde, otoban egzozlarının arasında el kadar yeşil çimen üzerinde yakılan
mangallar, ateşe oturtulan güveçler ve biraz mutlu olmaya çabalayan insan
yüzleri.
Şehir ne hale gelmiş, ağlayanı kalmamış, insan için
yapılan zorba binalar onların yaşam alanlarını eline geçirmiş ve insanların
huzurundan çok şeyi alıp götürmüş. Gelecekte psikiyatrisiler çok koşturacak,
köylerin cazibesi de ziyadesi ile artacak gibi gözükmekte.