Müslüman bir toplumda yaşıyoruz ve Müslümanlığın herkes için önemli olduğunun farkındayız. Peki, bu önemin bize verdikleri nelerdir? Mesela “din güzel ahlaktır” dediğimiz zaman ne anlıyoruz? Sonrasında ahlak dediğimiz mevzunun içeriğinden anladığımız ney? Dinle ahlakı buluşturmak gibi bir gayretimiz var mı? Bu soruların cevabı hayatımıza yön veren temel meselelerdir.
Dinle ahlakı ayırmak, ahlakın içeriğini boşaltmak ve dar bir alana hapsetmek, dinin hayatımızdaki yerini sarsmak günümüzde yaşadığımız şizofrenik zihin yapısının temel nedenleridir. Ahlakı bu derece gözden kaçırmak insanlığı büyük bir ahlaki problemle karşı karşıya bıraktığı malum. Bu problem aslında ahlakın kavramsal olarak dar bir alana sıkıştırılmasından kaynaklanıyor.
Güzel ahlakı hayatın her alanına hâkim kılmak gerektiği yönünde hep bir temennimiz vardır. Bu temenniye kimsenin bir itirazı da yoktur. Ev hayatından, sosyal hayata, siyasi duruştan, ekonomik ilişkilere kadar her alanın ahlakın süzgecinden geçmesi gerektiğini herkes kabul eder. Ama ahlakın yansımasına baktığımız zaman, bu yaklaşımla hayatın pratikleri arasında uçurumlar olduğunu görüyoruz.
Örneğin önümüzde bir seçim süreci var. Bu seçim süreci aynı coğrafyada yaşayan insanların farklı fikirlerini kabul ettirme yarışından ibaret. Fakat bizdeki seçim çalışmaları özellikle son yıllarda bir kavga, çatışma ve intikam görüntüsünde gerçekleşiyor. Herkesin hakikat iddiası mutlaklık üzerinden yürüyor ve doğal olarak bu mutlaklığın dışında kalan her fikir baskı görmeyi ve hatta gerektiğinde yok edilmeyi hak ediyor.
Bu fikirlerin doğru ya da yanlış olması sorunun kaynağı değil. Sorunun kaynağı farklı fikirlerin karşılıklı ilişkilerindeki anlayışsızlık. Herkes kendi fikrinin yönetimde söz sahibi olmasını ister, normal olan budur. Bunun için de toplumu kendi fikrinin en doğru olduğuna ikna etmesi gerekir. Fakat uygulama bu masumiyette gerçekleşmiyor. Kendi fikirlerinin doğruluğu yerine karşı fikirlerin yanlışlığı ve kötülüğü üzerinde bir ikna süreci yürütülüyor. Ne yazık ki, bütün ahlaki değerler de bu ikna sürecinde göz ardı edilebiliyor.
Medya ve sosyal medyanın hoyratça kullanılması seçim sürecindeki ahlaki duruşlar hakkında bize önemli bilgiler veriyor. Göz göre göre yalan söyleyebilmek, iftira atabilmek, ifadeleri ters yüz edebilmek ahlaksız bir tutumdur. Maalesef bu tür ahlaksızlıkların, seçim sürecinde rahatlıkla sergilenebildiğine şahitlik ediyoruz. Sonuca odaklanmış, başarıya şartlanmış bir zihnin ürettiği bu tür ahlaksızlıklar toplumun temel değerlerini sarstığı aşikâr.
Bu durumun açtığı büyük sorunlardan birisi de, bu tür ahlaksız bir sürecin tarafları bu uygulamaları savundukları değerler üzerinden yapmalarıdır. Böylece bu değerler, karşı tarafın gözünde takınılan ahlaksız tavrın kaynağı gibi görüldüğü için büyük yara almaktadır. Aslında bu tutum ve davranışlarla değerler katliamı yapılıyor, değerler cinayeti işleniyor. Sonuca odaklı zihinlerin bundan rahatsız olmadığını da üzülerek görüyoruz.
Ülkesini sevdiğini iddia eden her siyasi tarafın iyiliği büyütüp kötülüğü engellemeye gayret göstermesi gerekir. Bu elbette farklı düşünerek de yapılabilirler. Yeter ki herkes iyiliği kendinden kötülüğü başkasından bilmekten vazgeçsin.