TÜRKİYE, önümüzdeki iki sene içinde üç ayrı seçime sahne olacak. İlki, 30 Mart 2014’te yapılacak olan mahallî idareler seçimleri; diğer ikisi de, önce cumhurbaşkanlığı, sonra da milletvekili genel seçimleri…

Türkiye, halkın içine sinmeyen nice şâibeli seçim yaşadı. İleri demokrasiden söz edip demokratik olgunluğa ulaştıklarından dem vuranlar, Türkiye’de halkın tercihlerinin sağlıklı bir şekilde sandığa yansıdığı âdil bir seçim ortamı sağlayabilecekler mi, dersiniz 12 Haziran 2011 Genel Seçimleri’nde gördüklerimizden hareketle bu soruya “evet” demekte zorlanıyoruz.

Demokrasi, her şeyden önce millî iradedir, sandıktır, şâibesiz bir şekilde yapılan âdil seçimlerdir. Siyasî partiler demokrasinin vazgeçilmez unsurlarıdır. Ȃdil bir seçim için, Siyasî Partiler Yasaları ve Seçim Sistemi’nin buna göre düzenlenmesi gerekir.

Anayasa, “Temsilde adalet ve yönetimde istikrar” prensibini esas almaktadır. Hiç kimse, temsilde adalet ilkesinin sağlandığını iddia edemez. Çünkü yüzde 10’luk ülke barajı halkın karşısında kapı gibi durmaktadır.

Alın, 2002 Genel Seçimlerini… AKP yüzde 35 oy almıştı, CHP ise yüzde 19. Bu seçimlerde iki parti parlamentoya girmiş; seçtiği parti barajı geçemediği gerekçesiyle halkın yüzde 56’sının oyu çöpe atılmıştı. Demokrasinin uygulandığı hiçbir ülkede böyle bir adaletsizlik göremezsiniz. Bu adaletsizlik bizde vardır ve bizim yöneticiler demokrasi oturur, demokrasi kalkarlar; bu yetmez “ileri demokrasi”yi (!) kimseye bırakmazlar.

Yine Türkiye Anayasası, “Siyasî partilere hazine yardımı hakça dağıtılır” esasını getirmiştir. Bizdeki yöneticiler, bu “hakça dağıtılır” sözünü nasıl anlıyorlarsa, siyasî partilere “hazine yardımı” için de yüksek barajlar koymaktan geri durmazlar. Bu konuda sorumluluğunu yerine getirmeyenler için söylüyorum: Ne kadar demokrat yöneticilerimiz (!) var değil mi

Sorumsuz Yöneticiler

11 yıldır iktidarda bulunan AKP hükümetleri seçimlerin âdil ve dürüstçe yapılması konusunda bir adım atmış değildir. Aksine, Sayın Başbakan çoğunluk psikolojisi ile dikleşiyor ve mantıksız sözler ediyor: “Seçim barajını biz koymadık. Herkes çalışsın, seçimi kazanmaya baksın.” Gördünüz mü, isminde “adalet” kelimesi bulunan bir partinin adalet (!) anlayışını

Darbeci zihniyet, olağanüstü şartlarda birtakım haksız uygulamalar yaptı. Daha sonra gelen sivil hükümet ise bu yanlışı düzeltecek yerde, “ben koymadım” diye efeleniyor. Bu sözü söyleyen insan ya mantık yoksunudur, ya da mevcut durum parti menfaatine uygun düştüğü için bu sözü söylemektedir. Siyasî partiler, kendi menfaatlerini değil, halkın menfaatlerini esas alırlar. Burada, “Biz gelecek seçimler için değil, gelecek nesiller için çalışıyoruz” prensibiyle hareket eden Erbakan Hoca’yı rahmetle anmamak mümkün mü

AKP’nin sorumsuz davranışına karşı en güzel cevabı, 2.11. 2013 günü, Saadet Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Mustafa Kamalak verdi: “AKP’nin yüzde 10 barajını savunmaya takati yok. Barajı biz koymadık, diyorlar. Peki, 12 Eylül yönetimi koyduysa, Kenan Evren’i çağıralım da, o mu düzeltsin ”

AKP’nin adaletsiz icraatları yalnız bu konu ile sınırlı değil… Sayın Başbakan, baştan beri partisini destekledikleri halde, şimdi daha çok menfaatlenmek adına kendilerine kafa tutmaya başlayan bir gruba karşı “Ne istediniz de vermedik” ifadesini kullanıyor. Peki, devlet hazinesi senin babanın malı mı ki, seninle birlikte yürüyen bir grubun her istediğini veriyorsun Ya isteyemeyen garibanlar veya size ulaşamayan milyonların hakları ne olacak Unutmayın ki, “Adalet mülkün temelidir.” Bu çeşit haksızlıklar size hayır getirmez.

Sizi ve o grubu çok iyi tanıyan Sosyolog Ali Bulaç, 11. 6. 2013’te Millî Gazete’de yayınlanan mülâkatında, “adaletsizlik sonucu oluşan sıkıntı ve patlamalar”dan söz ederek şunları anlatıyordu: “Türkiye’de pasta âdil bir şekilde dağıtılmıyor. Bir avuç insan pastanın büyük tarafını alırken, geriye kalan nüfus hak ettiği payı alamıyor. (…) AK Parti kendi çevresini zenginleştirirken tüm çevreyi zenginleştirdiğini düşünüyor. Ȃdil bir bölüşüm sağlanmayıp kendi çevrelerini zenginleştirmeleri açısından bakıldığı zaman CHP ile AK Parti’nin iktidara gelmesi arasında bir fark yok.”

Tanıtma Despotluğu

Anayasa’nın 79. maddesi, “seçimin düzen içinde yönetimi ve dürüstlüğü” prensibini getirir. Şüphe ve şâibeden uzak yapılmasını ister. 12 Haziran 2011 Milletvekili Genel Seçimleri’ni hatırlayın. Dünyada, siyasî partilerin bu oranda tanıtım haksızlığına uğradığı başka bir ülke göremezsiniz.

O seçime 15 siyasî parti katılmıştı. AKP, CHP, MHP devlete ait veya özel TV’lerden âzamî ölçüde faydalanmış; bağımsız adaylarla seçime giren BDP de aktüelliği devam eden “Kürt sorunu” üzerinden tanıtımını yapmıştı. Ya diğer 12 parti! Ancak, seçim yasaklarının başladığı son 10 günde, devlet TV’lerinden iki kere 10’ar dakikalık partilerini tanıtma fırsatı bulmuşlardı. O günlerde, Başbakan ve partisinin, seçimin son haftasında toplam 50 saat TV’lerde tanıtımı yapıldığı basına yansımış; söz konusu 12 siyasî partiye ise yalnız 10’ar dakika ile sınırlı bir tanıtma imkânı verilmişti.

Peki sonuç. AKP yüzde 49, içlerinde iktidarlarda görev almış yılların partileri de bulunan 12 parti toplam yüzde 4 oy aldılar. En çok oyu alan Saadet Partisi ancak 1.2 oranına ulaşabildi. Partiler arası oy makasının böylesine açıldığı bir görüntü içinize sindi mi 12 partiye uygulanan ambargo, parlamentoda temsil edilen 4 partiye de uygulansaydı, onlar da baraja takılırlardı. Başta AKP olmak üzere, 4 parti tekrarın gücünü kullanarak “beyin yıkama” yöntemiyle halkın oyunu aldılar.

Her fırsatta millî irade, sandık, halk, Meclis vurgusu yapan Sayın Başbakan’ın bir görevi de Anayasa’da ifade edildiği gibi, seçimlerin âdil yapılmasını sağlayıp siyasî partilere eşit tanıtma fırsatı verme maddesini uygulayarak temsilde adaleti sağlamasıdır.

Seçim döneminin hukukî sorumlusu olan YSK’nin de görev ciddiyet ve hassasiyetiyle hareket etmesi gerektiğini hatırlatıyorum.

Bu yapılmayıp 12 Haziran 2011’deki üslûpla yapılan bir seçim şâibeli olma özelliği taşıyacaktır. İleride demokrasi hassasiyeti taşıyan bir araştırmacı, usulüne uygun yapılmayan seçimler ve bu yöntemle seçilen idarecileri delilleriyle birlikte “yok hükmünde” kabul edecektir, diye düşünüyorum.