Son dört yıldır seçim atmosferinden uzak bir zaman geçirdik. Seçim olmamasına rağmen siyasetin yediden yetmişe tüm toplumsal kesimlerin öncelikli gündemi olduğunu gördük. Bu süre zarfında siyasi tartışmaların yoğunluğunu sürekli üzerimizde hissettik. Bu durum normal bir toplumda olması gereken bir vasat değil. Burada sıkıntılı bir durumun olduğu aşikâr. Sıkıntının kaynağını siyasi süreçlerin popülizme kurban gitmesiyle açıklayabiliriz. Seçimlerde kullanılan dil ve üslup, verilen vaatler popülizmin siyasetimizi nasıl tahakküm altına aldığını görebiliyoruz.

Sadece seçim sürecinde değil, ortada bir seçim yokken bile siyasetin bu kadar konuşulması siyasi iradenin popülizm vasıtasıyla gündemi domine etme gayretinin bir sonucudur. Bu hem muhtemel seçimler için bir yatırım hem de hesap verilebilirliğe karşı bir önlem vazifesi görüyor. Elbette bu şekilde siyaseten beklenen kazanımlara karşı, popülist siyasetin uzun vadede toplumsal barışa zarar verebileceğini de öngörmek gerekiyor. Bu yüzden hem seçim süreçlerinde hem de diğer zamanlarda siyasetin ufkuyla hayatın gerçeklerini bir noktada buluşturmak bir siyasetçinin önceliği olmalıdır.

Şunu kabul etmemiz gerekir ki; seçimler demokrasinin vazgeçilmez bir unsurudur. Demokrasinin gerçek anlamda karşılık bulabilmesi için seçimlerin sıhhati bir şekilde icra edilebilmesine özen gösterilmelidir. Siyasilerin seçimlerde başarı elde edebilmelerinin yolu halkı ikna etmekten geçer. Demokrasinin doğru bir zeminde ilerleyip ilerlemediğinin kriterini halkın ikna edilme sürecinde görebiliriz.

Bu süreci domine eden hamasi söylem ve vaatler mi yoksa siyasi üretimin halk tarafından kabul görülmesi mi?

Eğer popülist vaatlerin ve hamasi söylemlerin gücü siyasi proje ve programların önüne geçiyorsa demokrasinin gerçek manada gerçekleşmediğini söyleyebiliriz. Merhum Erbakan Hoca’mızın Demokratur tanımı tam da bu gerçeği ifade ediyor. Halkın karar mekanizmalarında toplumsal yararı gözetecek bir tercihin değil popülizmin işaret ettiği tercihin kabul görmesidir. Burada aslında halk bir tercih yapmış olmuyor, kendisine tercih yaptığının tatmini veriliyor.

Popülizmin egemen olduğu siyasi ortamlarda halkın iradesi aklın ve düşüncenin kıvrımlarında şekillenmiyor. Seçmen iradesini daha çok duyguların motivasyonu belirliyor. Bunun için düşman metaforu seçimlerin en iyi malzemesidir. Bu amaçla siyasetçiler kendisi dışında kalan siyasi yelpazeleri düşmanlaştırarak duyguları harekete geçirmeyi hedefler. Böylece siyasi tercihler de düşman paranoyasının gölgesinde belirlenmek zorunda kalıyor. Seçim çalışmaları da bu gerçeklik üzerinden yürütülüyor. Siyasi tarafların birbirlerini kendilerine tehdit olarak görmeleri ya da bu şekilde göstermeyi uygun bulmaları uzlaşı, dinleme ve tahammül etme gibi kavramların siyasetimizde karşılık bulmasına imkân tanımıyor.

Popülist seçim propagandasının en büyük gücü duyguların kışkırtılmasından geliyor. Seçim dönemlerinde siyasi üretim, proje ve hedeflerin konuşulması yerine, kutuplaştırıcı bir dilin kullanılması, diğer partilerin ne kadar kötü olduğu yönündeki kampanyalar, değerler üzerinden gerçekleşen hamasi söylemler, seçmen kitlesinin duygularını harekete geçirmeye yöneliktir. Siyasiler seçmen kitlesini düşünmeye davet etmek yerine onlara heyecan ve coşku yüklemeyi amaçlıyor.

Bu topraklara dair endişe yerine umudu ayakta tutmak istiyorsak; ülkesini sevdiğini iddia eden her siyasi tarafın iyiliği büyütüp kötülüğü engellemeye gayret göstermesi gerekir. Bu elbette farklı düşünerek de yapılabilirler. Yeter ki herkes iyiliği kendinden kötülüğü başkasından bilmekten vazgeçsin.