ARANAN KAN, BİLGE BAŞKAN TEMEL KARAMOLLAOĞLU
“Bazı insanların varlığı, sert hayatı yumuşatır. Dönemin asık yüzünde, bir
‘şefkat tebessümü’ gibi dururlar.”
Hikmet yitiğimizdir, alırız, kaidesince buraya koyduk bu Ahmet Hamdi Tanpınar cümlesini.
Yorgunluğun, bıkkınlığın,
Bitmişliğin, hayalsizliğin
Onmaz asık yüzünde,
‘Şefkat tebessümü’ duruşlu,
Yumuşatıcı, münisleştirici;
Birleştirici,
Sentezlere katalizör görevli
Bir insanın varlığını göz önüne getirmek, canlandırmak isterse bir kimse, aklına ilk Temel Karamollaoğlu düşer.
İspat peşinde koşmak yok. Duymuştur, görmüştür, tanımıştır, tanık olmuştur çünkü.
Tebessüm edilecek, gülümsenecek günlere onun yol arkadaşlığında gidilecektir, bunu bilir.
Azarlaya sopalaya konuşanların yaydığı korkulardan onunla kurtulacağına inancı tamdır.
Sevgiyle, ilgiyle, bilgiyle artacağını itibarın ve israfa eş koşulmayacağını fedakarlığın, planı da onda, programı da ondadır, inanır.
“Altılı Masa”da yerini alan “ Millet İttifakı” partilerinden Saadet Partisi’nin lideri Sayın Temel Karamollaoğlu’nu, kalemimizin gücü nisbetinde biraz anlatmaya çalıştığımızda, bu cümleleri kurabildik; “Yeter! Söz milletindir” diyorken Türk milleti.
KOYVERİN GİDENLERİ, ŞINANAY YAVRUM ŞINANAY
Sistemin başbakanlı olduğu yıllarda, muhalefet lideri olan Demirel, iktidardaki Ecevit’e oldukça sert bir konuşmasında, başbakan dememiş, “Hükümetin başı” demişti.
Demirel’in bu ünlemesi, eleştirisinde haklılık payı olsa da, taraftarlarınca dahi hoş karşılanmamış, gereksiz bir espri, yerini bulmayan, havada kalan bir siyasi hitap sayılmıştı.
Yıllardır o bir günlük halin tersi bir durum yaşanıyor siyasi arenada. İktidarda olan, ana muhalefet liderine “Bay” hitabıyla sesleniyor sürekli.
Elbette AKP’ne kayıtlı medyanın yazar elemanlarından, bu hitap şeklinden rahatsız olduklarına dair bir tek cümle de olsa yazabilmelerini beklemedik, beklemeyiz. Lakin son olayda gördük ki, alkışlama sendromları müzminleşmiş, yeni deyimle yazarsak, kronik bir hal almış rahatsızlıkları.
Bence de “Bay bay Kemal” çok yakıştı diye yazmış, Türk basınındaki yeri, koltuğunun altı patron dosyalarıyla dolu diye tescillenmiş bir ağa-baba gazeteci başı.
İlanlarının kaynağı Sayın Erdoğan. O bir öneride bulunmuş: “Madem Bay Kemal bu ifadeyi çok sevdi. Bundan sonra kullanacağı yeni sloganını da vereyim: Bay Bay Kemal. Telifini de istemeyiz.”
“Bence de çok yakıştı” diyen yazar bey ve onun altındaki diğer yazar elemanlara şu soruyu sorsak, çok mu garip olur: Neden yıllardır demesek de birkaç aydır sizin aklınıza gelmedi bu çok yakışan hitap şeklinin, seçimlere yönelik basit ve hafif esprili hali? 28 Şubat’larda doruklara çıkardığınız o kabiliyetinize ne oldu?
“Megri, megri” söylettikleri milli türkücülerinin “Ayağında kundura” türküsünü söyler gibi, Sayın Erdoğan’ın ayakkabısını yalamayı slogan yapmaya görevlendirilmiş milletvekilleri arz-ı endam edeli henüz bir hafta dolmamışken, “Seçim sloganı bulmakta zorlanan Kılıçdaroğlu” istihzasıyla üstünlük taslayan Sayın yazara bir sorumuz daha var. Biz o günlerde şöyle esprileri yazmamıştık, belki zorunuza gider diye: İcraatlarından söz etseydiniz, anlatsaydınız; sadece ayakkabısını ağzınıza alacağınıza...
Aldı sazı bir başka yandaş yazar eleman.
1923-1950 arasında tam 27 yıl iktidar olan CHP’ne karşı 14 Mayıs 1950 seçimlerinde, “Yeter, Söz Milletindir!” sloganıyla mücadele vermişti DP.
CHP’nin içinden çıktılar diye de suçlanan, bir avuç Demokrat Partilinin, iktidara “Yeter!” demesi milletimizce benimsenince, o 14 Mayıs, bir zafer günü olarak geçmiştir siyasi tarihimize.
1946’da ellerinden iktidarı zorla alan o günün tek adamı Milli Şef İsmet İnönü, 1950’de, “Yeter, Söz Milletindir!” sloganını kullanmaya kalksaydı, yahut bir kerecik dillendirseydi, tarihe ne olarak geçerdi acaba?
İktidarı yöneten Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan’ı, özellikle “Başkan” diye yazan basın elemanı olma görevine atanmış insanlarımızdan bazıları diyorlar ki: AKP’liler bile tam olarak anlayamamışlar; Sayın Erdoğan’ın “Yeter, Söz Milletindir!” sloganını neden tercih ettiğini.
Merhum Demirelce bir cevabın tam yeridir şimdi: “Başka slogan vardı da kullanmadık mı? Binaenaleyh memlekette ne kaldı da yana yakıla slogan arıyorsunuz? Sizin aklınıza gelmeyen, benim aklıma fevkalade gelmiştir.”
Sayın Erdoğan, bu Demirel cevabını verir mi dersiniz? Ya da kim anlayacaktı. Sayın Erdoğan’a güzelleme diye yazdıkları her yazıları bir itirafname, iktidarcı sevgili yazar elemanların.
Bir yılı aşkın bir süredir bu ülkede seçimler konuşuluyor. Onlardan bir tanesi çıkıp, yirmi küsur yıldır iktidardayız. İsmet Paşa’nın rekorunu egale etmemize az kaldı. DP’nin “Yeter, Söz Milletindir!” sloganını biz kullanalım, biz kendimiz kendimize “Yeter” diyelim, bu fırsatı muhalefete vermeyelim; gibi bir yazıyı neden yazmadılar?
Sonra gerekçe uydurmakta çok zorlanıyorlar. Bağımlı medyalarına rağmen, trol ordularına rağmen, korku masallarına rağmen...
75 YILIN İKİ UCUNDAKİ İKİ YAZI, ediyor ikazı.
Gazetemizin 25 Ocak 2023 tarihli nüshasında, Mahmut Toptaş Hocamızın “Gün 24 saat değişen bir şey yok” başlıklı makalesini okuyunca, İkinci Dünya Savaşı sonrasında neşredilen dergilerimizden birinde gördüğüm haber–yorum çağrıştı zihnimde. O iki yazı muazzam bir mukayese imkanı sunuyordu.
Önce gazetemizden yapalım alıntıyı:
“Yahudiler, dünyanın en eski milletlerinden olmalarına rağmen dünyada en az nüfusa sahip insanlardır.
Mağlubiyet, zillet ve korku içinde yaşamışlardır, yaşamaya da devam edecekler.
Bugün Amerika’nın geliştirdiği teknolojinin getirdiği her türlü konfora sahip.
Ama İsrail’de yediden yetmişe kadın-erkek herkes alarm halinde.
Hayalindeki Selahaddin-i Eyyubi’nin yiğit evlatlarının korkusuyla herkes 365 gece nöbet bekliyor.
Zulmettiği insanların ahları, gündüz hayallerinde, gece düşlerinde aleve dönüşüyor ve devlet başkanından erine kadar eli tetikte bekliyor.
Senelerdir korkuyu, yılan derisinden, akrep iğnesiyle dikilmiş bir yorgan gibi üstüne çeken Yahudiler, Londra, New York, Paris, İstanbul gibi şehirlerdeki Yahudilerle kavga etmeye başladılar.
‘Bu ağlama duvarının önünde bizim anamız ağladığı gibi rahimlerdeki çocuklara da korku sirayet etti. Gelin biraz da sizin çocuklarınız ağlasın’ diyor.
Onun için Amerika, Avrupa, Rusya, Ukrayna ve dünyadaki bütün Yahudilerin İsrail’e göç etmesi için bazen oralarda harpler çıkarırken bazılarında ülkelerin Yahudilere baskısını artırmaya çalışıyorlar.
Bu çalışmalarında hem kendileri hem göç yapmasını istedikleri Yahudileri huzursuz ediyorlar ve böylece huzursuzluğu rahatlama haline getiriyorlar.”
28 Şubat 1948 tarihli bir mecmuadan seçtiğimiz ikinci alıntımız haber–yorumun muhtevası, içeriği, kastı, kapsama alanı üzerine düşünceler ürettiğimizde, henüz adı telaffuz edilmeyen, gerçekleşmesi belki de hayal olan İsrail’in ilanının (14 Mayıs 1948) hızlandırıldığını anlamamız mümkündür ve doğrudur.
“Hitlerin meşhur tahaşşüt kamplarına karşı Almanya’da şimdi gene tahaşşüt kampları var ve buralarda harpten sonra yerlerine, köylerine iade edilecek olanlar misafir ediliyor. Bunlardan Landsberg kampındaki 4000 Yahudi isyan bayrağını kaldırarak şehri hücum etmiş; kendilerine zulüm yapan Almanların evlerini, dükkânlarını yağmalamaya kalkmışlardır. Müttefik makamları bunlardan yirmi kadarını yakalayarak hapis edince geri kalanlar açlık grevine baş vurmuşlardır.
Görülüyor ki, Yahudiler ne rahat etmek; ne de rahat ettirmek niyetindedirler.”
Son cümledeki tespiti İsrail devleti yokken yapmıştı o günlerin yaşayanları. Bugünün değerlendirmesini ise gazetemizin yazarından okudunuz. İhtiyacımız var diyenleri bilmek ve tanımak hakkımız var.
