O1-09-2016 tarihli yazımda DİB Sayın Mehmet Görmez’in kurum olarak yaptığı özeleştiriden bahsetmiş. “Üç açık” olarak nitelendirdiği eğitim, maneviyat, güç ve iktidar üzerinde duracağımızı söylemiştik.
Sayın Başkan’ın bu komplekssiz tavrı takdiri fazlasıyla hak ediyor. Keşke devletin her kurumu bu hassasiyetle özeleştirisini yapabilseydi. Fakat yine de bütün kurumlar içinde bu muhasebe en çok Diyanet İşleri Başkanına yakışmıştır.
Üç açıktan birincisi olan “eğitim”e bir bakalım. Bilindiği gibi eğitimin asli gayesi ergenlik çağından itibaren bireyleri hilkat ve fıtratları ile uyumlu kılmaktır.
Bu yüzden ayrıca bir “din eğitimi” ifadesine gerek yoktur.
Eğitimin içinde zaten din bütün müştemilatıyla mevcuttur. Din eğitimini mevcut bütüncül eğitimden ayırıp ayrı bir yere yerleştirdiğimizde aynı toplumda yaşayan kuşakların iki farklı kaynaktan beslenmeleri sonucu doğacaktır.
Diyanet İşleri Başkanlığı’na bağlı kurumların verdiği eğitimle Milli Eğitim Bakanlığı’nın verdiği eğitim arasında birbiriyle çatışmayan kaç nokta gösterebilirsiniz?
Dini hayattan yalıttığınız zaman bir daha onu hayatın içerisine katabilmeniz hiç de kolay olmayacaktır. Bugün yaşanan biraz da budur.
Yarım yamalak bir eğitim insanın bir tarafını örterken başka bir tarafını açıkta bırakmaktadır. Başta FETÖ olmak üzere insan kalabalığı üzerine kendini tanımlayan cemaatsel yapılar bu açığı çok iyi kullanmışlardır.
Siz okulda bir şeyleri yarım bırakacaksınız ki onlar dershaneleri açık tutma gerekçelerini sürekli önünüze koyabilsinler.
Siz Kur’an kursunda öğrencileri motivesiz, çocuk pedagojisinden uzak bir şekilde yetiştirdiğinizi zannederken birileri ağabey sıcaklığı ile onlarla emellerini gerçekleştirmek için çok samimi ilişkiler içerisine girerek fedakârca hayatın bütününü paylaşabiliyorlar.
Bugün Kuran Kurslarının en büyük açığı “motivasyon eksikliği”dir.
Maneviyat bu toplumun dünden bugüne en ciddi meselesidir.
Çok konuşulmuş olması manevi cihette çok iyi bir durumda olduğumuzu göstermez elbette. Bugünün en büyük yanılgısı, bir şey üzerinde çok konuşulduğunda o şeyin dünyamızda büyük tesiri olduğuna bile bile inanmaktır.
“Danışıklı aldanış” da diyebileceğimiz bu durum ne yazık ki mücerret hayatımızı tümden istila etmiştir.
Madde üzerinde en çok mesai harcayanlarımızın kendini maneviyatçı olarak nitelendirdiği tuhaf bir dünyada yaşıyoruz.
Çocuklarımıza kendi gök kubbemizi, yerli değerlerimizi öğretmek yerine onları sonu gelmez bir istikbal yarışının içerisine soktuk.
Güzel okullarda okuyup, yüksek mevkilere gelmek şeklinde bir çırpıda özetlenebilecek hayat anlayışı ve dünya görüşü evlerimizin içerisinde bağdaş kurdu.
Sayın Mehmet Görmez’in üçüncü açığımız dediği ‘güç ve iktidara gelince, bu konuda da bir hayli yaralı olduğumuzu söyleyebilirim.
İktidar insanı güçsüzlüğünü unutturup kudretli olduğuna inandırır.
Güç ve iktidar kul olmanın önünde en zorlu sınavdır. Zira bu durum insanı gizli tanrılık iddiasına kadar sürükler.
Muktedir olanın en büyük hayali “daha başka ne yapabilirim?” de gizlidir.
Güçlendikçe ihtiras ve egoyu besledik yıllardır. Kapitalistçe yaşayıp kapitalizme karşıt programlar yaparak çok ses getirecek yazılar yazdık. Güç karşısına başka bir gücü alır her daim. Güçlendikçe modern insan kendi dışındaki bütün güçleri güçsüz kılıp kendi hizmetkârı kılmak ister.
Maneviyatsızlık da eğitimsizlik de kendini güçlü ve muktedir görme hali de tek bir noktada birleşir: Metafizik temellerinden sıyrılmış bir seküler din anlayışı.
Sonuç almalar üzerine kurulu, ilerlemeci, rekabetçi, köşe kapmacı bir sistemi din diye bütün insanlara yutturmak.
Bu üç açıktan memleket insanını kurtardığımız an paralel olanın ne devlet ne de din tarafı kalır. Çocuklarımızı başıboş sokaklara salmakla, başıboş adamlara ve sözde kurumlara salmak arasında hiçbir fark olmadığını anlayalım artık.