“Şanghay Beşlisi” tartışmaları bir kez daha gündeme oturdu. En son Başbakan Erdoğan tarafından Temmuz 2012’de Moskova’da Putin ile gerçekleştirdiği görüşmeler sonrası “Şanghay latifesi” olarak gündeme gelen bu husus, öyle görünüyor ki bundan sonraki süreçte de, özellikle Türk-Amerikan ilişkilerindeki seyre bağlı olarak tartışılmaya devam edecek.

Bazılarınız, burada hemen itiraz edebilir; Başbakan Erdoğan Şanghay Beşlisi’ni Avrupa Birliği’ne duyulan bir tepki olarak gündeme getirmişti diye...

Evet, şeklen öyle. Fakat işin aslı çok daha farklı. Dolayısıyla adres de...

Daha önceki analizlerimizde de bu hususa temas etmiş ve Türkiye’nin “Kuzey Suriye”deki bir takım oldubittilere tepki ve Türk-Amerikan ilişkilerinde özellikle Suriye, İran ve Irak merkezli yaşanan krizler karşısında bir denge arayışı olarak Rusya ve Şanghay’ı son dönemde “ısrarla” gündeme getirmeye başladığını söylemiştik.

Özellikle de, oyun içerisinde bir oyun olarak karşımıza çıkan Suriye krizinde “öküz ölmeden ortaklığın bozulması” şeklinde ifade edilebilecek gelişmelerin Türkiye’yi burada farklı seçeneklere yöneltmeye başladığını belirtmiştik.

Hiç kuşkusuz, “Batı Kürdistan” olarak adlandırılan “Kuzey Suriye”, ardından Doha ve muhalifler, sonrasında ise Gazze’de yaşanan bir takım gelişmelerle “Yeni Ortadoğu” süresinden dışlanma eğilimi ağırlık kazanmaya başlayan yeni Türkiye’nin “Batılı dostlarına” Şanghay üzerinden bir takım hatırlatmalar yoluna gitmesi, en azından dış politikada manevra kabiliyetimizi söylem bazında da olsa ortaya koyabilmesi açısından önemli.

Bu hatırlatma, aslında düne kadar eleştirilen Türk dış politikasının geleneksel tavırlarından, reflekslerinden biri olarak Osmanlı’nın son döneminden itibaren kendisini gösteren; dengeye dayalı çok boyutlu ve taraflı uygulamasından başka bir şey değil. Dolayısıyla, Türkiye bir kez daha klasik denge oyununu oynamaya çalışıyor.

Diğer taraftan, ortada bir bilgi kirliliğinin de olduğunun altını çizmek gerekiyor. Adı ısrarla “Şanghay Beşlisi” olarak geçen teşkilatın ismi aslında Haziran 2001’den bu yana Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) ve üye sayısı da beş değil, altı. AB’den daha çok Avrasya’nın NATO’su olma iddiasında ya da en azından şimdilik güvenlikçi politikalar süreçte daha etkin; bölgenin öncelikleri itibarıyla...

Örgütün iki önemli motor gücü var. Çin, bu kapsamda ŞİÖ’nün Almanyası. Fransa ise tahmin edildiği gibi. Dolayısıyla ŞİÖ demek, Çin demek; ne de olsa parayı veren düdüğü öttürüyor. Ve sürecin başlangıcı da öyle zannedildiği gibi değil; Çin’in SSCB sonrası gündeme getirdiği ve büyük ölçüde kendi lehine sonuçlanan sınır düzenlemeleriyle başlayan ve zaman içerisinde farklı bir noktaya ulaşmış bir yapılanma.

En önemlisi, ŞİÖ tek kutuplu bir dünya anlayışına karşı. Yani anti-Amerikancı. Çok kutupluluğu savunuyor ve aslına bakarsanız iki güçlü üyesi ve gözlemci statüsündeki diğer bir kaç üye şimdiden kendisini bir kutup zannediyor. En azından Çin, Hindistan ve Rusya bu iddiada...

Özellikle Çin’in durumu burada dikkat çekici. Çin, ŞİÖ’yü “Batı’ya Doğru Stratejisi”nin önemli bir aracı olarak görüyor. Temel hedefi, kendisini küresel güç yapacak zenginliklerin üzerine bir şekilde konmak. Türkmenistan’a götürülen ve her defasında “Daimi Tarafsızlık Statüsü” gerekçe gösterilerek kibarca geri çevrilen üyelik ısrarının altında da bu yatıyor.

Türkiye de Haziran 2012’den bu yana Örgüt’ün “Diyalog Ortağı”. Bir diğer tabirle, 2005’den bu yana yürütülen çalışmaların bir sonucu olarak artık Örgüt’ün bekleme salonunda. Türkiye’den önce üye olmak için “Gözlemci Statüsü” altında sıralarını bekleyenler var; İran, Pakistan ve Hindistan gibi...

Ve Örgüt içinde Türkiye’ye herkes “evet” demiyor. En azından Çin ve Orta Asya devletlerinden en az birisi Türkiye’ye çok sıcak bakmıyor. Sıcak bakmamanın ötesinde, derin bir “şüphe” ve “tepki” söz konusu. NATO üyesi Türkiye, ABD’nin “Truva Atı” adayı olarak görülüyor, özellikle de Arap Baharı sürecinde oynadığı rol itibarıyla...

Diğer taraftan, ŞİÖ özü itibarıyla kendi içinde sorunlu bir örgüt. Birbirine güvenmeyen, ortak hedef ABD karşısında zoraki bir ittifaklaşmaya giden bir çift başlılığa sahip. Nitekim bu çift başlardan biri olan Rusya, 2008 Gürcistan savaşında ŞİÖ’den istediği desteği bulamadı. Dolayısıyla ŞİÖ, emekler iken bir anda yürümeye hatta koşmaya çalışan bir bebekten, çocuktan farksız.

O zaman Başbakan’ın ŞİÖ konusundaki ısrarı neden Türkiye niçin AB ve NATO’ya alternatif olarak hep ŞİÖ’yü ön plana çıkartıyor; özellikle de Atlantikçiliğe karşı “Asyacılık” ya da “Avrasyacılık” opsiyonunu gündeme getirenlerin durumu, sonları ortada iken