Kim ağzını açsa iyilikten, hayırdan, hasenattan, dürüstlükten dem vuruyor. Herkes başkasından şikâyetçi fakat projeksiyonu bir türlü kendine çeviremiyor. Başkalarını “düzeltme”ye çalışıyor da “düzelme”yi, “nefis muhasebesi” yapmayı aklından bile geçirmiyor.

İnsanlarda yalanın bini bir para, üçkâğıtçılık meslek, kandırmaca vakai adiyeden olmuş. Vebal, hak-hukuk, sorumluluk gibi değerler uçmuş gitmiş. Oysa bu satırları yazarken bile her sözün nereye varacağını düşünerek yazmaya çalışıyorum. Karamsarlık gibi bir hali asla söylemek istemiyorum. Acıları da görerek geleceğe umutla bakmak istiyorum.

Aslında dua, amel, ihsan, salih, vermek, almak, iman, islâm gibi bütün temel kavramlar insan hayatında iç içedir. Fakat bugün bunlar birtakım menfaatperestlerin geçim kaynağına dönüşmüş durumda! Sanki kandırmacanın, riyanın, münafıklığın sanatı icra ediliyor. Aslında insan fıtrat itibariyle saftır, temizdir. Hele mümin insan, güvenmenin sınırını aştığı için her seferinde herkese “güvensizlik” içinde yaklaşmaz. Elbette her önüne gelen kişinin kandırdığı kimse de değildir. Fakat güven duyduğu insanlarda “güvensizlik” yaşaması ise en fenasıdır.

“Kürsü”ye çıkıp insanlara nasihat edenlerin de aynı hali yaşatması sebebiyle insan “kendini kurtarmak” için “balığa” sarılıyor. Oysa balığın, elinden kayıp gideceğini biliyor, biliyor da başka çare kalmayınca ister istemez “umut” içinde olmak istiyor, umudunu yitirip kendini boşluğa bırakmıyor.

Meselâ “iyi” diye nitelediğimiz ve hayatımızın omurgasını oluşturan “hayır” kelimesi, insanın “güzel, faydalı ve Allah’ın rızasına sebep olacak, iyi bir niyet ve ihlâs ile yaptığı davranışlar” olarak ifade edilirken; amel “iş”, salih ise “elverişli, yararlı, yarayışlı” anlamına gelmektedir. Dolayısıyla amel-i sâlih “kişiye dünya ve âhiret saadetini sağlamaya, Allah’ın rızasını kazanmaya elverişli olan, Allah katında bir değer ifade eden davranışlar” şeklinde anlam kazanmaktadır.

İnsanın imanını kuvvetlendiren, onun neşvünema bulmasını sağlayan ve onu çepeçevre sararak koruyan söz konusu salih amellerdir. Amel-i sâlih önemi dolayısıyla olsa gerek ki Kur’ân-ı Kerim’de doksan küsur yerde doğrudan doğruya veya dolayı olarak emredilmektedir. Sâlih amelden söz eden âyetler genellikle önce “iman”a değinerek başlamaktadır.

Bu âyetlerin hep “İman edip salih amel işleyenler...” şeklinde oldukları görülmektedir. Bu da iman ile amelin, bir bütünün ayrılmaz parçaları olduğunu göstermektedir. İman olmadan güzel davranışların hiçbir önemi olmadığı gibi, salih amel olmadan da “iman”ın tadı yoktur.

Bir müslümanın imanını salih amellerle bütünleştirmesi, dünya ve âhiret hayatına bağlı olarak bütün davranışlarını güzelleştirmesi demektir. Güzelleşen amel ise fıtrat gereği bütün insanlar tarafından görülür ve takdir edilir. Elbette etmeyenler çıkacaktır.

İnanmış insanın doğru bildiği yolda yürümesi için, gerçekten iman etmesi ve salih ameli gerçekleştirmesi gerekir. Nitekim Kur’ân-ı Kerim’de kurtuluşa erebilecek kimseler şöyle tanıtılıyor: “Asra yemin olsun ki hiç şüphesiz insan hüsrandadır. Ancak iman edip salih amel işleyenler birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler müstesna!” (el-Asr 103/1-3).

“Muhakkak ki iman edip salih amel işleyenler, varlıkların en hayırlısıdırlar” (el-Beyyine 98/7). Bu iki âyetten de anlaşıldığı gibi imanın yanında mutlaka salih amel gerekir. Bu da İslâm’ın emir ve yasaklarının yeryüzünde uygulanması, insanların hayatına hâkim kılınması için gereken amelî ve sözlü tebliğdir.

Allah’ın emirlerini uygulayıp, bunları kendi nefislerinde yaşayarak toplumda yerleşmesi için çalışmak salih ameldir. En hayırlı varlık olmanın şartı da budur. “Kadın, erkek iman etmiş olarak kim salih amel işlerse ona güzel bir hayat yaşatacağız. Ecirlerini yaptıklarından daha güzeli ile ödeyeceğiz” (en-Nahl 16/97) buyurulmaktadır.

“İman edip salih amel işleyenlerin kötülüklerini örteriz. Onları yaptıklarından daha güzeliyle mükâfatlandırırız” (el-Ankebût 29/7). “İman edip salih amel isleyenleri iyilerin arasına koyarız” (el-Ankebût 29/9).

Amel-i salih aynı zamanda ihlâs demektir, çünkü işin salih olması, ancak Allah’ın rızasının gözetilmesiyle gerçekleşir. Amel, Allah rızası için olacak ve insan bu amelinin karşılığını yalnız Allah’tan isteyip, yalnız O’ndan bekleyecektir. İnsanların hoşnutluğunu ve beğenisini kazanmak için yapılan ameller amel-i salih değildir. Zira buradaki niyet bozukluğu insanı ihlâssızlığa ve riyaya götürür. Riya ile yapılan amelin ise karşılığı olmaz.

Salih amel, Allah’ın rızası gözetilerek yapılmış bir amel olursa kişinin duasının kabul olunmasına sebep ve vesile olabilir. İnsan sıkıntılı anlarında daha önceden yapmış olduğu salih bir amelden dolayı Allah’ın izniyle sıkıntıdan kurtulabilir, yani eden bulur.

İyiliğin derecelerini gösteren hadis-i şerifi birlikte hatırlayalım: “Üç kişi yağmurdan korunmak için bir mağaraya girerler ve mağaranın ağzına bir taş yuvarlanıp mağaranın kapısı kapanır. Onlar yapabilecekleri bir şey de olmadığı için, geçmişteki amellerine sığınırlar:

Onlardan biri anne babasına hürmette kusur etmediğini; diğeri çalıştırdığı işçinin hakkına son derece riayet ettiğini ve kendisinde kalmış olan hakkını yine onun namına çalıştırıp büyük bir meblağ olarak yıllar sonra ona verdiğini; öbürü ise her türlü uygun bir ortam mevcut olduğu halde zina etmediğini, bütün bunları da sadece Allah rızası için yaptığını söyleyerek sıkıntılarının giderilmesini dilerler. Sonunda Allah’ın izniyle taş yuvarlanır gider ve onlar da kurtulurlar” (Buhârî, “Edeb”, 5; Müslim, “Zikir”, 100).

Her emel ve amelimizde, her niyetimizde “dürüstlüğün” esas olduğunu gördüğümüzde yükümüzün ne kadar ağır, fakat buna paralel olarak dünya ve âhiret hayatının ne kadar “düzgün” olduğunu görürüz.