GKB Hulisi Akar’ın Meclis Komisyonu’na gönderdiği rapor üzerine medya katipleri neler yazdılar neler. Ordudaki Fetullahcıları göremediğini, darbenin ayak seslerini duyamadığını, ihbarların hakkını veremediğini, önleyici tedbirler almadığını, vesaire vesaire.
Sanki kendileri sayın Akar’ın birinci katipleri olurlar.
Bu ülkede FETÖ’ye görünmezliği medya sağlamamış gibi..
Darbenin ayak seslerini medya kendi görüntüsü içinde kaybetmemiş gibi. Bir başyaverin ihtilal yapacağız itirafını, ihbarını, mesajını alaya ve dalgaya alanlar medyacı uçak yolcuları değilmiş gibi..
Önleyici tedbirlerden bahsedenler, önceki ihtilallere hani nerde kaldınız, yazılarıyla ve alkışlarıyla davetiye çıkaran, destek veren medya organlarının elemanları değilmiş gibi.
Hangi medya organında hangi büyüteçli yazı, hangi rap rap sesli yazı, hangi ihbar mektubu yazılmıştı 15 Temmuz’dan once. Bu araştırılmalı ve medya hesaplaşmaya zorlanmalıdır.
Siyasilere danışmanlık yapan, bir internet sitesi ve birde gazetesi olan, gençliği istihbarat insanlarının içinde geçmiş bir ünlü kişiyi, çıktığı TV kanallarının dışında, bir kurumun sohbet odasında canlı dinlemiştim.
Bugün sayın Akar’a yüklenen görevlerden biri, medyamıza ne kadar düşerdi gibi bir sorumuza, beni çok şaşırtan bir cevap vermişti.
“Bana 14 Temmuz günü dahil, deselerdiki, bunlar ihtilal yapacaklar. Ben inanmazdım!”
Bu duyduklarımı, konumunun koordinatlarını verdiğim o gazetecimiz, bir kanaat oluşturmak için söylemiş olmalıydı. Derya içinde ve fakat deryayı bilmeyen balık rolu yakışır mı idi bir ünlü gazeteciye.
Hala düşünürüm o açıklamanın içeriğinin nerelere varacağını. FETÖ’yü olduğundan büyük göstermek mi desem, test edilmeyen güven ve teslimiyetin medyaca atlandığını saklamak mı desem, yoksa ülkemizin inanılmaz işlerin olduğu bir ülke olmasını artık kabul etmeliyiz çağrısı mı desem.. Ki bu diyeceklerimizin devamı da çok var.
15 Temmuz’un üstünden şu kadar gün geçti. Bir gün öncesine kadar, bunlar ihtilal yapamazlar diye yazıp duran hangi medya katibi kendinin ve kurumunun bir hesaplaşmasını yaptı? Hiç biri, hiç bir medya organı..
Lakin bugün ve sürekli sayın Akar’ın yanına MİT müşteşarı sayın Fİdan’ı da ekleyerek 15 Temmuz’un hangi dakikasında nerede ne yaptıklarının kamera kayıtlarını isteyen medya kalemcilerinin neyin peşinde olduklarına galiba sadece biz kafa yormak durumundayız.
Ben sayın Akar’ın ya da sayın Fidan’ın yerinde olsaydım, şunları şöyle şöyle yapardım ukalalığının ötesindedir medyacılarımızın bu insanlarımız üstünden kurumlarının tavrını, eylemini, hareketini öğrenmek istemeleri.. Her tarafa onca belge, bilgi saçılmışken hem de.. Eksik tamamlamaya kalkmış olmasınlar birileri?
***
“Benim ihtilalle bir ilgim yok. FETÖ’yü tanımam.”
“Bilmem, ben orda yoktum. Görmedim.”
“İhtilali önlemeye çalışan benim.”
Yargılanan TSK’nın eski mensupları hep bu cümleleri yazdırıyorlarmış mahkeme kayıtlarına. 15 Temmuz’un bu eylemcilerinin neyi bildiklerini, kimi tanıdıklarını, nelerden haberli olduklarını öğrenmek için acaba diyorum, uzun ve ince bir medya geçmişi araştırması yaptırmak mı gerek?
FETÖ ihtilalcilerinin mahkeme salonlarındaki bu birliği, sonradan öğrenilmiş bir savunma taktiği değildir. Bağlantılarının kurulduğu ilk andan itibaren aldıkları eğitimin bir sonucudur. Olay ferdilikten başkadır. Örgütçü ruh hali çözülmeli bunların.
1971 Muhtırası günlerinden Ziverbey’de konuk edilmiş bir genareli hatırlıyorum. İhtilalaciliğe teşebbüs gibi bir suçmalayla ilişkisi kesildikten sonraki günlerinde savunma turuna çıkınca gazetelere, karşı bir atak gelmişti. Galiba Tercuman gazetesinden.
Ziverbey tutanakları yayınlandığında, görülen, orda kayda alınanlarla, sonra yapılan savunmaların zıtlığı ve tezatıydı. Bu da soruldu o generale. Verdiği cevap için o günlerde de çok şaşırmıştım ifadesini kullanacağım yine.
“O itirafları benden işkence altında aldılar.”
Ziverbey’in adının çıkmışlığından faydalanma amaçlı bu savunmanın bizi üzen kısmı şu kanımızdan dolayı idi: Bir general, hangi şartlarda istemediklerini söylemeye zorlanabilir?
Böyle bir ihtimalin varlığını bile düşünmek istemezdik. Kazancımız solcu ihtilal yapmak balonunun patlamışlığını görmek, duymak ve bilmekti o ifadelerde. Gelen 12 Eylül mecburen “Kardeş kavgası” mazeretine yönelmek durumunda kalmıştı.
15 Temmuz’da ihanetinde başarısız olanları geçmişlerinde çok alkışlayanların, bugün her satırlarında “Hain” diye yazıp durmalarını önemsemeden takip etmeli insanlarımız. Kimin nerede, neyi sakladığını görmek için.
Demirciler çarşısı esnafları
CB sayın Erdoğan’ın partisini “Metal yorgunluğu” diye tanımlamasını anlama ve yorumlama yarışına giren siyasetçilerimize ve gazetecilerimize sayın Temel Karamollaoğlu “Artık metal değişmeli” diyerek yeni bir yol haritası vermiştir.
Yorgunluğun diğer kurumlara ve ülke çapında insanlarımıza sirayetini önlemeye yönelik bu demeç, umarız bir karşılık bulur, yorgunluğa teşne kalemşorler arasında. Biz yardımcı olmaya çalışalım birazcık, istekliler var sayarak..
“Metal yorgunu” iki kelime.
Bir övgü var içinde. O seziliyor once. Yorgunluk varsa, dinlenmeden çalışmak vardır çağrışımı gibi..
Şu soruyu sormak hakkımızdır şimdi.
“Ne yaptılar da yoruldular?”
***
“Metal yorgunu”
Biraz daha derinine inersek bu iki kelimenin, derin olmak havasındaki olumsuzluk çıkar karşımıza. Yolun sonu görünüyor.
Hani işleyen demir ışıldardı?
Yani aykırı bir durumda mı kullanıldılar? Tabiatlarına aykırı öncelikle mesela..
***
CB sayın Erdoğan’ın partisinin yorgunluğunu “metal”le açıklamasının başka şifreleri olmalı
“Metal yorgunluğu”
15 Temmuz’da sabahsız ve vatansız hainlerin kullanıdığı metallere karşı verilen mücadele dolayısıyla, diyor olamaz. Zira o gün o metallerle karşılaşılması ülkeye ve dolayısıyla onun teşkilatlarına da bir diriliş oldu.
***
“Metal yorgunluğu”
Aralık günleri ve yolsuzluk söylentileri de kastedilmiş olamaz. İşin içinde para varsa ve para dediğin de sadece metal değildir. Kim uğraşacak bu devirde bozuk para taşımakla..
İçine metal para konulan torbalar, “iyi, kötü, çirkin” filmlerinde kalmadı mı?
***
“Metal yorgunluğu”
Taşıma ve taşınma işi de olabilir CB sayın Erdoğan’ın anlatmak istedikleri.
Persilvanya’ya taşıyan ve taşınanlar bu kadar çok mu idiler sorusunu da getirir bu izah ama..
Pensilvanya’ya nasıl gideceksin? Demir ökçeli ayakkabılarla altı ay bir güz gitmek masalların işi. Alırsın uçak biletini..Havaalanına kadar da makam otomobili. Karşılayıcı konvoy dersen sayısı şu kadar hususi.. Yani hepsi metalden yapılmıyor mu bunların?
Sürekli metale bin. Metalden in, metale bin. Konjuktur gereği bir daha bin. Yorulmaz mı insan?
***
“Metal yorgunluğu”
CB sayın Erdoğan partisinin halini FETÖ üstünden anlatıyor da olabilir. Metal, FETÖ’dür. Soy olmayan metal olduklarını vurgulamamıza gerek yok ama biz yine söylemiş olalım. İşte bu soy olmayan metal FETÖ ile çok mücadele ettikleri için yorulmuş iseler, iktidar olmanın avantajlarının neticesi olan yorgunluklarını mı yaşarlardı.
***
“Metal yorgunluğu”
AKP büyük kongresini CB Erdoğan’ın katılımıyla daha yeni yaptı. Kongre istediği gibi yapılamadığından mı bu teşhisi koydu sayın Erdoğan?
Kongreyi izleyen gazetecilerden “Herkeste adını koyamadığımız bir yorgunluk var. Ya esneyip duruyorlar, ya da gress yağsız motor sesleri çıkarıyorlar” gibi yorumlar da okumamıştık.
Partililerin içinde, yorgunluklarının nasıl bir yorgunluk olduğunu anlatabilecek hiç kimse yokmu ki, bunu söylemek de sayın Erdoğan’a kalıyor? Neredeyse sıraya girecekler ateşlerini de ona ölçtürecekler.
***
“Metal yorgunluğu”
Partisinin son halini böyle tanımlayan CB sayın Erdoğan, olacakların mesajını böyle vermiş de olabilir.
Olacaklar nedir?
Yorgun metallere ne oluyorsa işte onlardan..
Sayın Temel Karamollaoğlu’nun dedikleri: “Artık metal değişmeli!”
Yani eski partisinin eski belediye başkanı arkadaşını, yine eski partilisi anlar, gibi bir durum izaha kavuşuyor böylece.
The cazz...
Gazeteleri karıştırıyorum. Hürriyet’in spor sayfalarındaki manşeti görünce irkildim, eyvah fitil ateşleniyor dedim. Kocaman bir Volkan Demirel resmi de varki, hani şu ağzı açık modasına uyulmuşlardan. O söyledi sandım.
“Bu yıldızların hepsi bedava!”
Yandaki kırmızı yuvarlakdaki dişi yazıyı okuyunca rahatladım. Bedelsiz futbolculardan bahsediliyormuş.
Futbolcunun pahalısına yıldız denmesinin biliyorduk ama, parasız kalmışlarına da yıldız denirse işte biz böyle endişeleniriz.
Sonra neden yaşadığımı düşündüm bu anları. Bir önceki karıştırdığım gazete Sabah’tı. Orada da Hıncal Uluç’tan bir tenkit okumuştum Fikret Orman’a özel yazılmış.
Fenerbahçe’nin şampiyonluğuna “Hırsızlık organizasyonu” demiş.
Başkan bey yanlış konuşuyor, biz spor sayfalarının manşetlerini yanlış anlıyoruz.
İşte böyle.
Etikci mi, edici mi
Gazeteci ölümlerinden sonra yeni bir uslup gelişti, ardından yazan gazeteciler arasında.
Sosyal medyada bu gazeteci ölümlerini mensubu olduğu gazeteye gore değerlendirip saygı ve terbiye eksikliklerini ortaya döken insanlarımız varmış.
Görmezden gelmiyorlar da ahlak dersi veriyorlar.
Sen filan gazete gibi niye oluyorsun?
Eğitmeye çalıştıklarının kabahati, hatası bir; onun üstünden yazanınki on..
Anlaşılmaz sanıyorlar.
O ilk sosyal medyacı da kendileri mi, yoksa kendilerinden biri mi, diye sormadan edemiyoruz.
Başkalarını farka davet edenlerin bizden farkları da bu .
Yeni gazeteciler modası..
Mübaşir kuzuları
Mahkeme başkanı soruyor:
“Adil Öksüz’ü gördün mü?”
Soruya muhatap yargılanan generalin cevabı şöyle:
“Üssümüzde bulunmadığını değerlendiriyorum.”
Puanlama yapıyor, yoklamasının sonunda.
-Şu varmı?
-Var!
-Adil Öksüz var mı?
-Yok!
Doğrusu iyi hatırlamış da değerlendirmiş. Deseydiki Adil Öksüz’ü öksüz biri diye üssümüze konuk etmiştik. Hiç değilse mizah ihtiyacımızın bir kısmını gidermiş olurdu.
***
3 flash belleği cöpe atan ilahiyat profesörü kendini savunuyor mahkemede.
“Onları korktuğum için attım.”
“İçlerinde ne vardı.?”
“Dualar vardı hakim bey!”
Dualardan korkan ilahiyat profesörü de gördü Türkiye.