Saadet Partisi Genel Başkanı Mahmut Arıkan, partisinin Sivas il teşkilatı tarafından düzenlenen “Türkiye’nin Meseleleri ve Çözüm Yolları” programında konuştu. Ülkemiz, bölgemiz, İslam Dünyası ve Küresel ölçekte yaşanan sorunlara karşı Saadet Partisi’nin çözüm önerilerini sıralayan Arıkan “Dünya yeniden kurulurken, Türkiye'nin önünde tarihi bir fırsat bulunuyor” dedi. İktidarın içinden çıkılmaz bir sarmala dönüştürdüğü ekonomi politikalarını eleştiren Saadet Partisi Genel Başkanı partisinin çözüm reçetesini kamuoyu ile paylaştı.

Saadet Partisi Genel Başkanı Mahmut Arıkan’ın konuşmasında öne çıkanlar şu şekilde;
“TÜRKİYE’NİN MESELELERİNİ ANLAMAK İÇİN DÜNYAYI DOĞRU OKUMALIYIZ”
“Türkiye'nin meselelerini doğru anlamak istiyorsak, önce içinde yaşadığımız dünyayı doğru okumak zorundayız. Ekonomiden dış politikaya, üretimden teknolojiye, kültürden toplumsal hayata kadar Türkiye, küresel sistemin kurduğu baskı ve bağımlılık ilişkileri karşısında direnemiyor ve direk etkileniyor. Yıllarca; IMF'nin ekonomik reçeteleriyle, Avrupa Birliği'nin siyasi ve toplumsal dayatmalarıyla karşı karşıya kaldık.
Bugün; isimler değişti, kurumlar değişti, araçlar değişti; ama bağımlılık ilişkisi -hala- ortadan kalkmadı. Şimdi karşımızda; finans sisteminden teknoloji tekellerine, enerjiden savunma sanayisine, dijital platformlardan küresel şirketlere kadar çok daha karmaşık bir bağımlılık düzeni var. O yüzden Türkiye'nin meselelerini de doğru teşhis etmek için dünyada olup bitenleri iyi analiz etmeliyiz.”
“YENİ DÜNYA DÜZENİ DEDİKLERİ KAN VE GÖZYAŞI DÜZENİ OLDU”
“Bugün içinde bulunduğumuz dünya ve özellikle de İslam âlemi tarihinin en kritik ve badireli dönemlerinden birini yaşıyor. Çünkü dünyanın birçok yerinden acı feryatlar, İslam ülkelerinin çoğunda, zulüm, kan ve gözyaşı var. Adı konmamış savaşlarla dolu bir çağın içindeyiz. ‘Çatışma’ deniliyor, ‘iç karışıklık’ deniliyor, ‘sınır ihlali’ deniliyor... Ama gerçekte, hepsi birer savaş. 20. yüzyıl, iki büyük dünya savaşına tanıklık etti. Büyük felaketlerin ardından kurulan uluslararası düzen, yani ‘Yeni Dünya Düzeni’, insanlığa ‘barışı ve insan hakları’ vaat etti. Ama bugün görüyoruz ki; barış sadece kağıtlarda kaldı, gerçek dünyada yerini kana ve gözyaşına bıraktı.
Dünya haritasına şöyle bir bakalım. Asya'dan Afrika'ya, Avrupa'dan Latin Amerika'ya kadar neredeyse her kıtada aktif çatışmalar yaşanıyor. 2026 itibariyle, dünya üzerinde 80'den fazla aktif silahlı çatışma var. Bu çatışmalarda 250.000'den fazla insan hayatını kaybetti ve sadece son beş yılda çatışma sayısı iki katına çıktı. Üstelik bunlar yalnızca resmi veriler... Gayri resmî rakamlar tabloyu daha da ağırlaştırıyor. Savaşın adı değişse de özü aynı kalmış durumda.”
“DÜNYA, MAZLUMUN KİMLİĞİNİ DEĞİŞTİRDİ; AMA MAZLUMUN KADERİNİ DEĞİŞTİREMEDİ”
“Neredeyse bütün devlet liderleri, uluslararası kuruluşlar, tanınmış gazeteciler, aktivistler aynı kelimeyi tekrar ediyor: ‘İnsan hakları’ Kulağa ne kadar hoş geliyor değil mi? Ancak acı bir gerçekle karşı karşıyayız: Bu kavramın en çok söylendiği dönem, aynı zamanda en çok ihlal edildiği dönem hâline gelmiş durumda.
2001'de Afganistan'ın açlık ve eziyet çeken erkekleri, kadınları ve çocukları söz konusuydu. 2003'te Irak'a "Demokrasi ve özgürlük getireceğiz.’ dediler. Oradaki insanların haklarını koruyacaklardı. 2011'de Libya'da ‘Siviller korunmalı." dediler. 2014'ten itibaren Suriye'de sivillerin hedef alındığını söylediler. Yine oradaki insanları korumak istediklerini söylediler. Ve şimdi 2026'da tüm Gazze'yi yerle bir ettikten sonra, oradaki insanların haklarını korumaktan, imar etmekten bahsediyorlar. Bu örnekleri çoğaltabilirim. Peki bu müdahalelerin sonucunda ne oldu? Yüz binlerce sivil öldü. Devletler çöktü. Çatışmadan ve kaostan beslenen silah pazarında devasa büyüme gerçekleşti. Ne insan hakları savunucuları ne uluslararası kuruluşlar ne yayınlanan bildiriler, ne alınan kararlar; Irak'ta Iraklıyı koruyabildi! Suriye'de Suriyeliyi, Afganistan'da Afgan'ı, Arakan'da Arakanlıyı, Gazze'de Gazzeliyi koruyamadı. Dünya, mazlumun kimliğini değiştirdi; ama mazlumun kaderini değiştiremedi.”
“GAZZELİ ÇOCUĞUMUZUN HAKKI NEREDE?”
“Burada şu soruyu sormamız gerekiyor: Dünya niçin böyle bir felakete sürükleniyor? Nedeni çok açık: Dünya üzerinde çok küçük azınlık olan ama hileyle, sömürgeyle kaynakların büyük bölümünü yöneten ırkçı emperyalizmin sorunlu ‘hak’ anlayışıdır. Sapkın bir itikadı temsil eden Siyonizm'in ekonomik ve siyasi gücü ele geçirmesi ile Gazze'de nasıl bir vahşet uyguladığına tanık olmaktayız. Bu yüzden yeryüzündeki siyasi irade asla Siyonist zihniyetlere bırakılamaz.”
Batılıların bugün sürekli ağzında olan insan hakları, kadın hakları, çocuk hakları, acaba bizim medeniyetimizin inşa ettiği hak anlayışıyla aynı mı?
Size 3 örnek vermek istiyorum:
Charlie Hebdo – Suriye
– 2015, Moskovalı anne – Kievli anne
– 2022, Washingtonlu çocuk
– Gazzeli çocuk 2025.
Şimdi sormak gerekiyor: Suriyeli insanların hakkı nerede?
Bu Gazzeli çocuğumuzun hakkı nerede?”
“BATI ‘GÜCÜ’ HAK SEBEBİ OLARAK GÖRÜR.”
“İşte tam burada Batı'nın iki yüzlülüğü bir kez daha karşımıza çıkıyor. Zihniyet olarak ifade ediyorum: Batı rekabeti, Doğu fazileti esas alır. Rekabet, çatışmayı, yani savaşı doğurur. Fazilet ise erdemi yani paylaşmayı doğurur. Batı materyalisttir, Doğu maneviyatçıdır. Materyalizm, Darwinist felsefenin bir sonucudur. Darwinizme göre ‘Kuvvetlilerin, zayıfları yok etmesi doğanın bir gereğidir.’ Bu yüzden Batı temelinde ‘gücü’ hak sebebi olarak görür.”
Bugün dünyanın dört bir tarafındaki çatışmaların temel sebebini anlamak istiyorsak, Batıl zihniyetlerin hak anlayışının anatomisini çıkarmamız gerekir. Batılın bugünkü temsilcisi ırkçı emperyalizm der ki; ‘Biz üstün bir ırka mensubuz, idare etmek ve sömürmek bizim hakkımız,’ der. Buraya özellikle dikkat çekmek istiyorum, ırkçı emperyalizm: ‘Ben zulmedeyim diye yapmıyorum, hakkımdır diye yapıyorum!’ der. Değerli misafirler, konuşmamın başında anlattığım ‘insan hakları’ meselesi bununla alakalıdır. İnsan hakları var ama kime? Fransa'dakilere. Kadın hakları var ama kime? Rusya'dakilere. Çocuk hakları var ama kime? Amerika'dakilere. İşte bütün bu yanlış düşüncelerin temelinde ‘Batılın bozuk hak anlayışı’ yatar. Batılın bu bozuk ‘Hak Anlayışı’ dört sebepten meydana gelir: Kuvvet, menfaat, çoğunluk, imtiyaz.”
“UNUTMAYALIM: FİRAVUNLAR DA ‘BİZ İMTİYAZLIYIZ’ DİYORDU”
“Bugün ABD, ‘Benim kuvvetim var, ben Gazze'yi kontrol edebilirim, Yemen'i bombalarım.’ diyor. Daha ilerisini söyleyeyim! Amerikan Temsilciler Meclisi üyesi Rendy Fayn, geçtiğimiz hafta Gazze için şu ifadeleri kullandı: ‘İkinci Dünya Savaşı'nda Nazilerle teslim anlaşması yapmadık, Japonlarla da yapmadık. Japonya'ya iki kere atom bombası attık ve koşulsuz teslim olmasını sağladık. Burada da aynısı yapılmalıdır.’ Bu haksızlığı yapmakta kendisinin hakkı olup olmadığına bakmıyor! Madem kuvvetimiz var, yapabiliriz, öyle ise yapalım teklifinde bulunuyor. Oradan dönün gelin dünyanın öbür süper gücüne, en kuvvetli devleti Çin'e! ‘Madem ben kuvvetliyim, o hâlde bir avuç Doğu Türkistanlı Müslümanı ezebilirim.’ diyor. Öyle ki -dikkat buyurunuz oradan bir görüntü dahi gelmiyor. Aynı Çin'in bir yapay zekâ modeli var. Adı DeepSeek. Hadi bu yapay zekâya ‘Doğu Türkistan'da neler yaşanıyor?’ diye sorun.
Cevap ne biliyor musunuz? ‘Üzgünüm, bu benim şu anki kapsamımın ötesinde. Başka bir şey hakkında konuşalım.’ İşte Hakk'ın hakikatini bilememek böyle bir şey. Oradan dönün gelin dünyanın bir başka süper gücü Rusya'ya. O ne diyor? O da ben kuvvetliyim, Ukrayna'ya istediğimi yaparım diyor. Çünkü bu zihniyet; ben kuvvetliyim o zaman hakkım var, çoğunluğu o zaman hakkım var, ben üstünüm, her türlü şeyi yapabilirim, ben üstünüm, imtiyazlıyım diyor.
Önemine binaen ‘imtiyaz’a da parantez açmak istiyorum. Bakınız size bir dünya haritası göstereceğim! Bunlar hangi ülkeler? Bunlar P5 olarak adlandırılan Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin daimi üyeleri ABD, İngiltere, Fransa, Rusya ve Çin. Hepimizin malumu bu ülkelerin veto yetkileri bulunuyor, yani bu beş ülkeden yalnızca biri bile diğer tüm ülkelerin teklif ettiği kararları engelleyebiliyor. ABD Gazze'de ateşkes çağrısında bulunan kararları veto ederken, Rusya da Ukrayna ile ilgili kararları veto ediyor. Bu da 27 Ekim 2023'te Birleşmiş Milletlerde Gazze'ye insani yardım ulaştırılması ve sivillerin korunması kararı. 120 ülkenin kabul oyuna rağmen, Amerika'nın vetosu yüzünden ne yazık ki uygulanmadı. Unutmayalım: Firavunlar da ‘Biz imtiyazlıyız’ diyorlardı. Romalılar da ‘Biz Romalıyız siz köle olacaksınız’ diyorlardı. Bugün de o kültürden gelen Amerika, 50 yıla kadar siyahlara; ‘Siz köle olacaksınız, ben arabada oturacağım sen arabayı çekeceksin’ diyordu. Niye? Sen siyahsın da ondan diyordu.”
“DÜNYADA HAKK'IN SAVUNULMASI İÇİN HÂLÂ UMUT VAR”
“Halbuki bunlardan hiçbiri bizim inancımıza göre hak sebebi olamaz. Bir de insanlık tarihi incelendiği zaman görülür ki peygamberlerin öncülük yaptığı hakiki hak anlayışı var. Bu gerçek hak anlayışında da hak dört sebepten doğar. Nedir hakkın hakiki sebepleri: İnsan olmasından doğan haklar, yaşama hakkı, aklını koruma hakkı, namus ve nesli koruma hakkı, mülkiyet edinme hakkı, inanç hürriyeti hakkı, emekten doğan haklar, adaletten doğan haklar, karşılık rıza ile yapılan anlaşmalardan doğan haklar. Ne söylüyorum: Yeryüzünde insanlara gerçek haklarını verecek tek bir hakikat var, o da İslam. Bugün Batı'nın dünyaya, insanlığa verecek hiçbir şeyi kalmamıştır.
İşte içinde yaşadığımız dünyanın kısaca bir panoramasını çıkarttık. Bu durum elbette karamsar bir tablo çiziyor olabilir!
Fakat dünyada Hakk'ın savunulması için hâlâ umut var. Dünyadaki tüm mazlum halklar için, mazlum İslam coğrafyası için, özellikle ülkemiz için müjdeler de vardır.”
“BUGÜN DÜNYA BİR KEZ DAHA TARİHİ BİR DÖNÜM NOKTASINA GELDİ”
“Dünya bugün tek kutuplu dünya düzeninden çok kutuplu dünya düzenine doğru evriliyor. Bugün bütün insanlığın cevabını aradığı soru şu: Nasıl bir dünyaya doğru gidiyoruz? Bunu doğru bir şekilde cevaplandırmanın yolu dünyanın bu noktaya nasıl geldiğini hatırlamaktan geçer. Bundan 35 yıl önce, Sovyetlerin dağılmasının ardından, iki kutuplu dünyanın bir tarafı olan komünizm ortadan kalktı, kapitalizm sözde hakimiyetini ilan etti. Fakat biz şunu çok iyi biliyoruz: Kaynağını hakikatten almayan hiçbir beşerî sistem başarılı olamaz. Niçin böyle söylüyoruz? Çünkü dünya hiç olmadığı kadar büyük bir kaosun içine düşmüştür. Tek kutuplu dünya düzeni ile barış ve huzura kavuşulacağı iddia edilirken tam aksine ekonomik ve siyasi eşitsizlikler çok daha fazla arttı, birçok ülke ırkçı emperyalist hedeflere kurban edilerek işgal ya da iç savaş ile karşı karşıya kaldı, milyonlarca insan mülteci konumuna dönüştürüldü. İnsanlık hiç olmadığı kadar mutsuz, huzursuz, ümitsiz bir hâle düştü!”
Son yıllarda kapitalist nizamın yerine "çok kutuplu dünya düzenine" geçilmeye başlandığı açıkça konuşuluyor. Bugün dünyanın "süper gücü olarak lanse edilen" ABD, esas itibariyle Çin ile çok ciddi ticari rekabet içerisinde. Bu yönüyle iki kutuplu dünya düzenine geçildiği de ifade ediliyor. Ancak Soğuk Savaş'ın aksine diğer ülkeler ABD-Çin rekabetinde doğrudan bir taraf olmayı tercih etmiyorlar. Ülkeler zaman zaman ABD ile zaman zaman da Çin ile uyumlu iş birlikleri kuruyorlar. Bunu en son nerede gördük? Hindistan-Pakistan geriliminde gördük. Hem ABD'nin hem de Çin'in, Pakistan'ın yanında pozisyon almaları bu durumun örneği oldu. Son dönemde Suriye'de de aslında benzer bir durum gözlemlendi.”
“DÜNYA YENİDEN KURULURKEN, TÜRKİYE'NİN ÖNÜNDE TARİHİ BİR FIRSAT BULUNUYOR”
“Bu süreç ‘çift merkezli-çok kutuplu dünya’ olarak da tasvir ediliyor. Bu yeni durum, birçok ülkenin kendi politikaları doğrultusunda oluşan boşluktan yararlanma potansiyeline işaret ediyor. Dolayısıyla ABD ve Çin'in dışında Hindistan, İran, Rusya, Türkiye, Güney Afrika, Brezilya gibi ülkeler doğru işler yaparlarsa aktör konumuna yükselebilirler. İşte biz bu gelişmeleri bütün insanlığın saadeti için Adil Yeni Bir Dünya'nın başlangıcı olmasını addediyoruz. İşte Türkiye'nin meselelerini bütün bu gerçekleri dikkate alarak okumak zorundayız. Çünkü dünya yeniden kurulurken, Türkiye'nin önünde de tarihi bir fırsat bulunuyor. Biz Türkiye'ye; ABD ile Çin arasında taraf seçmek zorunda olan, Doğu ile Batı arasında sıkışmış, başkalarının kurduğu masalarda kendisine yer arayan sıradan bir ülke olmamalıyız. Türkiye bir umuttur. Ama hangi Türkiye? Borçla ayakta duran Türkiye değil. Üretmek yerine ithal eden Türkiye değil. Kendi kararlarını başkalarının başkentlerine göre şekillendiren Türkiye değil. Kendi insanının enerjisini kavga, kutuplaşma ve siyasi hesaplarla tüketen Türkiye değil! Bizim bahsettiğimiz Türkiye; prangalarından kurtulmuş Türkiye'dir.”
AK PARTİNİN EKONOMİ ÜÇGENİ: ENFLASYON, FAİZ, VERGİ
“Türkiye'nin çözmesi gereken en büyük meselelerden biri, ekonomidir. Hatta daha açık ifade edeyim: Türkiye'nin bugün dünyadaki mazlum coğrafyalara hakiki bir umut olamamasının önündeki en büyük engellerden biri, 25 yıllık AK Parti iktidarının uyguladığı ekonomi politikalarıdır. Yıllarca IMF'nin acı reçetelerini uyguladılar. Sonra çıktılar, "IMF'yi gönderdik" dediler. Doğrudur; IMF gitti. Ama maalesef, uygulanan reçeteler neredeyse IMF'yi aratır hâle geldi. Bizim derdimiz kimseyle kavga etmek değil. Siyaset işi matematik işidir. Millete hizmet işi matematik işidir. Bugün AK Parti'nin kurduğu ekonomik düzenin çok basit bir matematiği var. Biz buna "AK Parti'nin Ekonomi Üçgeni" adını verdik. Bir köşesinde enflasyon, bir köşesinde faiz, bir köşesinde vergi var. Peki üçgenin tam ortasında kim var? Millet var. Şimdi, vaktimiz kısıtlı ancak bu 3 konuya önemine binaen değinmek istiyorum.”
Enflasyona bakalım! Uzun uzun anlatmaya gerek yok. Çarşıda, pazarda, kasapta, manavda biz bunu zaten hissediyoruz. Öyle bir ekonomi yönetimi var ki, tahminler asla tutmuyor, enflasyonun ateşi söndürülemiyor. Yine geçtiğimiz günlerde enflasyon tahmini güncellediler. 2026'da %12 olması tahmin edilen enflasyon oranını %28'e çektiler. Bu nasıl sapma Allah aşkına? Bu nasıl ciddiyet? Bakınız bu grafikte, yıllara göre tahminler ve gerçekleşme rakamları var.”
Gelelim faize. Bu sene de 2,7 trilyon gibi devasa bir rakam faize ödenecek. Ancak esas korkutucu olan bu değil. Bu gidişata göre; 2027'de 3 trilyon, 2028'de 3,3 trilyon faiz ödemesi yapacağız demektir. Soruyorum şimdi: Faize, yılda 3 trilyon ödeyen bir ülke kalkınabilir mi? Çok kutuplu dünyada, bir adalet kutbu olabilir mi? Elbette olamaz. Geçtiğimiz günlerde, Kurumlar Vergisi rekortmenleri açıklandı. Listede ilk 10'a giren kurumların 7'si bankalar! Yani paradan para kazanan kurumlar... Soruyorum şimdi; sanayicisinin kazanamadığı bir ülke nasıl kalkınır? Nasıl mazlumlara umut olabilir?”
Şimdi gelelim vergiye... Bu küresel lobilere ödenecek bu kadar faiz için kaynak nereden bulunacak? Tabii ki milletten bulunacak. Peki nasıl oluyor? Araba alırken 2 araba devlete alınıyor, cep telefonuna 4 ayrı vergi veriliyor, mutfak tüpüne ÖTV ödeniyor, tuvalet kağıdına %20 KDV ödeniyor, maaşı daha eline geçmeden vergisi kesiliyor. İşte AK Parti'nin ekonomi üçgeni budur: Enflasyon vatandaşın cebini eritiyor. Faiz üreticinin belini büküyor. Vergi de geriye kalanını alıyor.”

“TÜRKİYE'DE YİNE HEPİMİZİN HİSSETTİĞİ BİR ADALET KRİZİ YAŞANIYOR”
“Türkiye'nin önündeki en büyük mesele ekonomi meseledir. En önce bunun çözülmesi gerekiyor. Ancak tek meselesi de bu değildir. Türkiye'de yine hepimizin hissettiği bir adalet krizi yaşanmaktadır. Bir şey sormak isterim: 2026'da en çok duyduğunuz kelime hangisi? Ben söyleyeyim: "Operasyon." Neredeyse her gün, her sabah ayrı bir operasyon haberiyle güne başlıyoruz. Elbette bu ülkenin kanunları işlemeli. Elbette; her türlü yapı, her türlü yolsuzluk iddiası, her türlü kurum veya kişi yargı önünde eğer varsa bir suçu hukuk önünde hesap vermeli. Hukukun üstünlüğüne ve adalete inanan kimsenin buna itirazı olamaz. Ancak halkın vicdanını kanatan, adalete olan inancı sarsan yakıcı bir soru var: Neden bu operasyonlar sadece iktidara muhalif olanların kapısını çalıyor? Neden şafak baskınları, sabah operasyonları sadece iktidarı eleştirenleri kapsıyor? Mesela bu ülke doların bir günde 8 liradan 18 liraya çıktığı dönemleri yaşadı. O gün dolar alıp satanlarla ilgili hangi operasyon yapıldı? Kamu bankalarından aldığı kredilerle medya patronu olanlar hakkında MASAK raporlarında hiç bilgi yok mu? Türkiye ekonomisine maliyeti 60 milyar doları bulan Kur Korumalı Mevduat ile ilgili hangi incelemeyi başlattınız? Operasyon dediğiniz şey; iktidarın rakiplerine çevirdiği bir projektör değil, suç neredeyse orayı aydınlatan bir adalet ışığı olmak zorundadır.”
“MİLLETİN CÜZDANINDAKİ TERÖR NE ZAMAN BİTECEK?”
“Şimdi iktidar mensupları diyorlar ki, "Terörsüz Türkiye" hedefine ulaştık. Çerçeve yasa Cumhuriyet tarihinde görülmemiş bir mutabakatla geçti. Eyvallah, tamam. Peki ben şimdi soruyorum: Milletin cüzdanındaki terör ne zaman bitecek? Enflasyon hedefini önceki gün yine yükselttiler. Hedef 12'ydi, şimdi 28 oldu. Şimdi soruyorum: Peki bu enflasyon terörü ne zaman bitecek? Önceki gün, en çok vergi veren kurumlar açıklandı. İlk 20'de bankalar ve finans kurumları var. Soruyorum şimdi: Bu faiz terörü ne zaman bitecek? Şehirlerimizi depreme dayanıklı hale getirmesi beklenen kentsel dönüşümdeki bu rant terörü ne zaman bitecek? En önemlisini söylüyorum: Bu muhalife cefa, yandaşa sefa düzeni ne zaman bitecek?”
“BİZ BU DÜZENİ DEĞİŞTİRECEĞİZ?”
“Türkiye'nin meseleleri çok. Ancak hiç umutsuzluğa kapılmayın, inşallah çok yakın bir gelecekte, el birliği ile Yeni Bir Türkiye inşa edeceğiz. Bu Türkiye, güçlü ve bağımsız ekonomisiyle Dünya'nın yeni adalet kutbu olacak inşallah. Biz bu düzeni değiştireceğiz inşallah. Bunu da işte buradaki, bu salondaki kardeşlerimizle yapacağız inşallah. Biz buna yürekten inanıyoruz. Şimdi gelelim esas meseleye. Biz bu düzeni nasıl değiştireceğiz?
Önce adalet meselemizi çözeceğiz. Peki, iktidara gelince yapacağımız ilk düzenlemeler ne olacak? İlk önce, devleti yeniden, "milletin devleti" haline getireceğiz! Kurumu kişiye, hukuku keyfe, yönetimi talimata teslim etmeyeceğiz! ‘Hukuk devletini’ yeniden hâkim kılacağız! Ülke kararnamelerle değil, yasalarla yönetilecek. Ülkedeki tek gerçek saray; ‘Adalet Sarayı’ olacak. Kurumların kilit noktalarına yerleştirilen partizan kadrolaşmayı, tasfiye edeceğiz! Devlet kadrolarını ‘parti bürosu’ gibi kullanan anlayışı sona erdireceğiz! Cumhurbaşkanlığı Hükümet sistemine geçtikten sonra yapılan tüm kamu ihalelerini denetleyeceğiz! Ne yapacağız biliyor musunuz? ‘Yolsuzlukla mücadele bakanlığı’ kuracağız! Geçmiş dönemde görev yapan bakanların, milletvekillerinin, üst düzey bürokratların mal varlığı artışlarını hukuki çerçevede incelemeye alacağız! Görev alan herkes şunu bilecek: ‘Bu makamlar ganimet değil, emanettir.’ Değerli dava kardeşlerim, şunun altını özellikle çizmek istiyorum: Amacımız; intikam almak, insanları fişlemek, sicil-i sabık yapmak değil. Amacımız; raydan çıkarılan devleti tekrar rayına oturtmak.”
“TÜRKİYE KALKINMA PLANIMIZ HAZIR”
“Peki, bu düzenlemeleri yaparken kaynağı nereden bulacağız? Elhamdülillah! Ülkemizin; zengin maden kaynakları var, enerji koridorları var, verimli ovaları var, ormanları var, insan kaynağı var, en önemlisi jeopolitik gücü var! Ancak bunu "yaygın ve süratli bir kalkınmaya" dönüştürecek iktidarı yok! İşte Saadet iktidarında biz bunu başaracağız. Biz bunu yapmaya talibiz ve kimsenin şüphesi olmasın! Biz hazırız! İşte karşınızda "Türkiye Kalkınma Planımız" Vatana, millete hayırlı olsun! Türkiye Kalkınma Planımız kapsamında, ülkemizin üretim altyapısını baştan sona yeniden inşa edecek tam 41 Master Proje hazırladık.
"Başkanım, birçok fabrika kurmaktan bahsediyorsunuz. Peki, bu fabrikaların enerjisini nereden karşılayacaksınız" dediğinizi duyar gibiyim. Bunun için -inşallah- kendi “Toryum Reaktörlerimizi” kuracağız! Türkiye en zengin Toryum rezervine sahiptir. Böylece inşallah enerji bağımsızlığımızı kazanacağız! Peki bütün finansmanlarını nasıl sağlayacağız? Ona da çalıştık... Biz “Millî Faizsiz Kalkınma Bankası” kuracağız. Hem milli hem faizsiz olacak, milletin kaynakları millet için kullanılacak. Şunu bilmenizi isterim: Bunlar ve bunlar gibi projelerimizin; hangi bölgede, hangi ilde, ne kadar istihdam sağlayacağı, gayrisafi Milli Hasıla'ya ne ölçüde katkı sunacağı tek tek hesaplandı ve bunların hepsi planlandı.
Ve en önemli müjdemi veriyorum: Biz Türkiye Kalkınma Planımızla birlikte; Türkiye'de 2,5 milyon insanımıza istihdam oluşturacağız. Yani benim genç kardeşlerim, artık doğdukları yerde doyacak, Memleketlerinde huzur içinde yaşayacak! Ve gayri Safi Millî Hasıla'ya 528 milyar dolar gelir artışıyla, dış ticaret açığı veren değil, ihracat fazlası veren bir ülke haline geleceğiz! Rabbimizden niyazımız; bu tesislerin teker teker temellerini attığımız açılış kurdelalarını kestiğimiz, ettiğimiz günleri bizlere göstermesidir.”




