Doktor bir akrabam var.  Evlad-ı Fatihandan,  Bulgaristan doğumlu.

Çocukluk yılları orada geçti.

Tıp doktoru ama tarihe daha meraklı. Özellikle de Osmanlı tarihine.

Geçen hafta Ankaraya, yanıma geldi. Bu olayı o anlattı:

"Yıllar sonra  Bulgaristana, doğduğum köye gittim" dedi.

"Bizim köyün kızılcık ağaçları meşhurdu. Kızılcıklar çiçeğe durdu mu, köyün neşesine, kokusuna, güzelliğine doyulmazdı.  Bu yüzden olsa gerek, çocukluk deyince benim aklıma kızılcık ağaçları gelir..."

Sonra durdu, yutkundu;"Bir de" dedi.

"Bir de bir mezarlık vardı. Kızılcık ağaçlarının altında... Kimisi kavuklu, kimisi fesli, kimisi hilalli mezar taşlarıyla dolu.  Belki 200 belki 250 tane. Üzerlerinde  Osmanlıca yazılar vardı. Biz en çok bu mezarlıkta oynardık. Merakla mezarların üzerindeki yazılara bakar ama okuyamazdık...  "

"Türkiyeye göçünce, birkaç yaşlı dışında köyde kimse kalmadı. Ben de yıllar sonra,  kızılcık ağaçlarını bir kez daha koklamak ve o mezarları fotoğraflamak için köye gittim. Kızılcık ağaçları olduğu gibi duruyordu... Ama" dedi.

Sonra yine yutkundu;  "Ama mezarlık yoktu!"

Çocukluğuna olan özlemden mi; yoksa tarihe olan sevgiden mi bilmiyorum, iyice gözleri doldu:

" Bir gece dozerlerle gelmişler"

"Geride tek bir işaret bırakmamacasına bütün mezarları yok etmişler! Yüzlerce yıllık tarihin yerinde dikenli otlardan başka bir şey bırakmamışlar"

Olay bu. Şimdi madalyonun öbür yüzüne bakalım.

Onlar ölülerimizden bile korkup, mezar taşlarımıza dahi dayanamazken!

Biz  Edirnedeki Bulgar kilisesini ibadete açtık. İstanbulun en değerli arazisini, Bulgar Ortodoks Vakfına  verdik.

Sadece kiliselerin bakım ve onarımı için 10 yılda 17 trilyon harcadık.

Bu işte bir iş var.

Kültür Bakanı Sayın Ertuğrul Günay, Avrupa Bakanı Sayın Egemen Bağış, Dışişleri Bakanı Sayın Davutoğlu ve her fırsatta Medeniyetler İttifakı Eş Başkanlığı ile övünen Sayın Tayyip Erdoğan;

Sizce de öyle değil mi

Sizce de bu işte bir tuhaflık yok mu!

Görmeden ölmeyin!

Bu hafta yolumuz Sivas Divriğiye düştü. Divriği Ulu Camiini görmek nasip oldu. İşte gördüklerim:

1- Mimari tarzı, üç boyutlu görünüşü, işlemeleri, sanat harikası özellikleriyle dünyada eşi benzeri olmayan bir eser. Öyle ki; Camiinin batı kapısında, ikindi vakti, güneş ışıklarından namaza durmuş bir insan gölgesi oluşuyor. Müthiş bir görüntü. Görmeden ölmeyin. Çünkü bu mimari dehayı, bu müthiş hesabı, bugün bile yapmak çok zor.

2- Caminin inşaatına başlamadan önce, abdestsiz taş konulmasın diye ön tarafına hamam yapılmış. Şimdi Hamamın yerinde yıkık dört duvar var. Ama abdestsiz taş konulmadığı için olsa gerek, Camii 800 yıldır dimdik ayakta.

3- Camiyi Ahmet Melik Şah yaptırmış. Devasa 4 kapısı var. Ancak Şahın kullandığı kapı, bir insan boyunun yarısı kadar. Çünkü Şah, "Onun mülküne iki büklüm olmadan giremem" demiş. Bugünkü  modern insanın gökdelen(! ) kibrine inat, eğildikçe yüceleşmiş.

4- Camiinin bitişiği şifahane. Modern dünya daha yeni keşfediyor ama bu şifahanede 800 yıl önce, ruh ve sinir hastaları için su  ve müzik sesi ile tedavi uygulanıyormuş.