Büyük bir avlu etrafında sıralanan dokuz adet hücreden yani

odadan müteşekkil bir ev. Peygamberimiz (s.a.v.) in evi. Bir ziyafet hazırlığı

var evde. Peygamberimiz (s.a.v.) eşlerine yardım etti. Sonra, misafirleri için

güzel ve temiz giyindi. Etrafına da her zaman tembihlerdi: Siz kardeşlerinizin

yanına vardığınız zaman binek hayvanlarınıza güzel eğerler vurunuz ve güzel

elbiseler giyiniz. Öyle ki halk içinde seçkin olunuz. Çünkü Allah çirkinliği ve

isteyerek çirkinleşmeyi sevmez. Kapı çalındı. Güler yüzle kapıyı açtı.

Esselâmü aleyküm ve rahmetullah! Girebilir miyiz dedi konukları. Ve

aleykesselamü ve rahmetullahi ve berekâtühü diye karşılık verdi. Merhaba ve

sehlen dedi konuklarına. Selam veren kimseye, özellikle de misafire,

selamlaşmadan sonra Merhaba ve sehlen yani Merhaba ve hoş geldiniz demek

Araplarda bir adet haline gelmişti. Aynı şekilde Resûlullah da evine gelen

herkese iltifat olsun diye merhaba diyerek güler yüz gösterirdi. Merhaba demek,

Buyur, evimiz senin için rahat ve geniş bir yer olacak, burada dostluk

bulacaksın, kendini rahat hisset ve Allah sana bolluk ve rahatlık, huzur ve

afiyet versin demekti. Buyur etti onları, odasına. Oturdular. Peygamberimiz

(s.a.v.) Nasılsınız diye hal-hatır sordu, onlar da Allah a hamd olsun,

iyiyiz. Anamız babamız sana feda olsun, sen nasılsın ey Allah ın Resûlü diye

karşılık verdiler. Aleyhissalâtu vesselâm da Allah a hamd olsun, ben de

iyiyim buyurdu. O evinde misafir ağırlamaya önem verirdi ve ashabına da bunu

aşılardı. Evine misafir gelmeyen kimsede hayır yoktur ve Allah a ve ahiret gününe

iman eden kimse misafirine ikram etsin diyerek bunu bir ibadet haline

dönüştürmüştür. Davete icabeti de zorunlu kılmıştır. Kim davet edildiği halde

icabet etmezse, Allah ve Resulüne isyan etmiş olur. Kim de davetsiz olarak bir

sofraya oturursa, hırsız olarak girer, yağmacı olarak çıkar. Buyurarak bu

konuda Müslümanları uyarmıştır. Davetsiz yemeğe geleni Araplar pek ayıplar ve

ona Tufeyli derlerdi.

Misafirleriyle ilgilenen Resûlullah (s.a.v.), onları

rahat ettirmeye çalışırken kapı çaldı ve içeriye davetlilerden biri daha geldi.

Elinde bahçesinin ilk çıkan ürünü, turfanda meyve vardı. Ona sundu.

Peygamberimiz (s.a.v.) meyveyi aldı, Allah ım Medine mizi bizim için mübarek

kıl, meyvelerimizi, sâ ve müdd ümüzü mübarek kıl, bereketlerini kat kat artır

diye dua ederek, üç defa sağ, üç defa sol gözüne sürerek öptü ve sonra mecliste

bulunanların arasındaki en küçük çocuğa verdi yesin diye. Ashab her turfanda

meyveyi Peygamberimiz e getirip, dua ettirirdi, bahçesindeki meyvelerin

bereketleneceğini umarak. Bu arada sofra kurma hazırlıkları başladı. Hurma dal

ve yapraklarından hasır şeklinde örülerek yapılan bir sofra kondu ortaya.

Kalabalık olduğu için diğer tarafa da deriden yapılmış sofra kondu. Sofra

dediysem bu bildiğimiz sofra değil. Bunlar yaygı şeklinde sofralar. Zaten sofra

kelimesi Arapça da sufr den gelmekte ve içinde azık olan bohça anlamındadır.

Zamanla bu kelime bize sofra olarak geçmiştir. Bizim tahtadan mamul

sofralarımıza onlar sükürrüce diyorlar. Fakat Peygamberimiz sükürrüce denilen

sofrada hiç yemek yememiştir. Sofranın yayıldığını gören Peygamberimiz

(s.a.v.): Yemeğin bereketi yemekten önce ve sonraki yıkamalardadır! buyurarak

misafirleriyle beraber ellerini yıkayıp, sofraya oturdular. Resûlullah

dizlerinin üzerine oturdu. Diğerleri de. Oturur oturmaz, çocukların en

küçüğüyle bir bedevi elini besmelesiz, yemeğe uzattı. Her ikisinin de elini

tutan Peygamberimiz: Şeytan üzerine Allah ın ismi zikredilmeyen yemeği kendine

helal addeder. Nitekim sayesinde yemeğimizi helal kılmak için önce bu çocuğun,

sonra da bu bedevinin elini sofraya uzatmasını sağladı. Ben onun da elini

tuttum. Zat ı Zülcelâl e yemin olsun ki şeytanın eli, bu ikisinin eliyle

beraber avucumdadır. dedi. Sonra besmele çekip yemeğe başladı. Misafirler de

onunla beraber besmele çektiler. İlk önce toprak kapta pişirilmiş deşişe adı

verilen bir çorba geldi önlerine. Bu yemek iri parçalar halinde dövülerek

öğütülen buğday ve arpadan; et veya hurma katılıp pişirilen bir çorbadır.

Peygamberimiz (s.a.v.) in en sevdiği çorbalardan biridir. Bu çorba, zamanla

Deşişe-i Resûlullah adıyla meşhur olmuş ve Haremeyn fakirlerine vakfedilen en

eski sadakalardan biri haline gelmiştir. Peygamberimiz içeriye seslenerek: Bu

çorbanın suyunu çok koysaydınız da komşulara da gönderseydiniz buyurdu. Sonra

ekmeği bitene ekmek ikram etti. O dönemde ekmek için gerekli olan tahıllar yani

arpa ya da buğday genelde taş el değirmenlerinde kırılır, kepeği üflene¬rek

alınır ve bir kapta yumuşamaya ve mayalanmaya bırakılır, bir müddet bekledikten

sonra hamur kıvamına gelir ve bu hamurdan ekmek, yapılırdı. Hz. Peygamber

(s.a.v.) esmer buğday unundan yapılmış ve kepeği alınmamış ekmekleri çok

severdi. Ancak maddi sıkıntı çok çektiği için, genelde arpadan yapılmış ekmek

yemiştir... Bildiğimiz kepeği alınmış beyaz buğday unundan yapılan yufkayı ise

hiç tatmamıştır.

Çocuklardan biri merakla sordu: Ey Allah ın Resûlü,

yemeğin başında besmele çekmeyi unutursak ne yapacağız Şeytan bizimle mi

yiyecek o zaman Bu soru çok hoşuna gitmişti Peygamberimizin. Tebessüm ederek:

Yemeğin başında Bismillah demeyi unutacak olursanız, hatırlayınca

Bismillahi fi evvelihi ve ahirihi: Başında ve sonunda da Bismillah deyin

buyurdu.

Sofrada Peygamberimiz bir şeye dikkat etti. Çocuklardan

biri sol elle yiyordu. Ve eli tabağın içinde dolaşıyordu. Ona: Evladım,

Allah ın ismini an, sağ elinle ye, önünden ye! buyurarak sofradakilere de

tembihledi: Sizden kimse sakın sol eliyle yiyip, içmesin. Çünkü şeytan soluyla

yer. Çorbalar bitmiş, sıra et yemeğine gelmişti. Resûlullah eti çok severdi

ama et, sofrasında nadir bulunurdu. Bugün ziyafet vardı. Garra denilen dört

kulplu, dört kişi tarafından taşınan büyük bir karavana veya kazanda pişirilen

bu yemek, cefne denilen büyük bir çanağa konularak sofraya getirildi. Yemeğin

ismi veşika ydı. Veşika , kaynatılarak yapılan et yemeğiydi. Ortaya kondu.

Peygamberimiz (s.a.v.) : Dünya ve cennet ehlinin yemeklerinin efendisi et

geldi, haydi buyurunuz deyip, sofradakilere, eti kemirerek yemeyi tavsiye

ederek, bunun daha tatlı ve mide için rahatlatıcı olduğunu üstelik yabancıların

eti bıçakla keserek yediğini, bu yüzden de onlar gibi yememeleri gerektiğini

söyledi. Herkes eti eline alarak kemirmeye başladı. Yemeğin üstünden almaya

çalışan çocuğa: Sizden biri, bir yemek yiyince yemek kabının üstünden yemesin,

aşağısından ve kenardan yesin. Çünkü bereket yemeğin üstünden ve ortasından

iner. diye uyardı. Çocuk da kenardan ve alttan alarak yedi etini. Onlar

yemekteyken Sa d b. Ubâde den büyük bir kâse içinde et ve bulgurla pişirilen ve

Tafeyşel adı verilen yemek geldi. Sa d ın yemek koyduğu kâsenin adı da ilgi

çekiciydi. Cefnetü Sa d b. Ubâde yani Sa d b. Ubâde nin kâsesi . Kendi

evinde her gün pek çok kişiye yemek yedirme alışkanlığı olan ve Peygamber e de

günlük çeşitli yemekler gönderen Sa d b. Ubâde, yemeklerini hep bu büyük kâse

ile gönderdiği için bu kâse ve buna benzeyen ve bu amaçla kullanılan kâselere

Sa d b. Ubâde nin kâsesi denmiş. Bu yemeği de konuklarına ikram etti

Resûlullah. Yemek sıcaktı. Çocuk sordu: Üfleyerek yemek yasak değil mi

Peygamberimiz gülümseyerek: Evet yemeğe üflenmez, yemek koklanmaz, çok sıcak

yemek de yenmez, buharının gitmesi beklenir. buyurdu. Sahabetlerden biri

sordu: Ya Resûlullah, biz yemek yiyoruz, fakat doymuyoruz. dedi. Hz.

Peygamber Herhalde siz ayrı ayrı yiyorsunuzdur. dedi. Sahabe de: Evet öyle

diye tasdik etti. Toplu yenen yemekte her zaman bereket olduğunu, yemeğe

misafir çağırıldığında bu misafirin hep zenginden olmamasını, fakirlerin de

yemeğe çağrılmasını tavsiye etti. En şerli yemek, sadece zenginlerin

çağırılıp, fakirlerin çağırılmadığı yemektir. dedi. Bu arada ashaptan biri

lokmasını yere düşürdü. Tam alıp atacaktı ki Resûlullah müdahale etti: Siz

bereketin yemeğinizin hangi parçasında olduğunu bilemezsiniz. Öyleyse,

birinizin lokması düşecek olursa, onu alıp, bulaşan ezayı temizlesin, yesin,

sakın şeytana terk etmesin. diye ikaz etti. Sahabe eliyle lokmayı temizleyip,

ağzına attı. Yemek esnasında dayanarak yemek yiyene ise: Hasta olmadıkça

dayanarak yemek yemeyiniz. diye tembihledi. Oradakilerden Sehl b. Sa d

Peygamberimiz e: Her Cuma günü çok seviniyoruz. Çünkü namaz çıkışı ihtiyar bir

hanım akrabam bize, pazı bitkisinden toplayıp, tencerede arpa taneleriyle

pişirip ikram ediyor. Bu yemeğin içinde iç yağı ya da et yağı olmamasına rağmen

severek yiyoruz. dedi. Adına silk denilen pazı o dönemde bilinen bir sebze.

Resûlullah: Pazı yemeği hastalıklara da birebirdir, hastalandığında bu çorba

içirilmiştir Ali ye. Ben sebzelerden kabağı çok severim. Kabakla yemekleri

çoğaltmasını hep söylerim Aişe annenize. Çünkü kabak, üzgün kalbi yumuşatır.

Sofranın öteki ucundan Enes de Ya Resûlullah siz kabak sevdiğiniz için ben de

seviyorum. dedi. Peygamberimiz gülümsedi şefkatle bakarak. Sonra devam etti:

Ama ben tiridi de çok severim. Aişe nasıl diğer kadınlardan üstünse, tirit de

yemeklerden öyle üstündür. buyurdu. Gerçekten tiridi çok seviyordu

Peygamberimiz. O devirde serid diye bilinen tirit yemeği ekmeği küçük

parçalar halinde doğrayıp et suyunda ıslatılarak ya da içine ekmek doğranmış et

suyuyla yapılırdı. Ekmeklerin içinde bazen et parçaları da bulunurdu. Et

bulunmadığı durumlarda da iç yağı konularak tirit yapılır. Nitekim suffede

kalanlardan Vâsile, Peygamber in çörek getirilmesini istediği bir gün, çöreğin

bir tabağa doğrandığını, üzerine sıcak su döküldüğünü, iç yağı ilave edilip, un

serpiştirilerek karıştırıldığını ve tirit hazırlandığını anlatmıştır. Tirit

yemeğinin tereyağı ile yapılan çeşidi de bulunmaktadır. Mesela Sa d b.

Ubâde nin Hz. Peygamber e gönderdiği yiyecekler arasında tereyağı ile yapılmış

tirit de vardır. Yine Abdullah b. Büsr el-Mâzinî nin annesi misafir olarak

davet ettiği Resûlullah a tereyağlı tirit yapmıştır. Eğer serid yani tirit

mayalanmamış ekmekten yapılırsa buna haniz , seridin kalan suyuna da sürtüm

denilirdi. Seridin çok yağlı olduğunu anlatmak için serid getirildi, ses

çıkarıyordu ifadesi kullanılırdı.