Bilindiği üzere Ermeniler Anadolu’nun fethiyle birlikte Osmanlı toplumuna katılmış ve Osmanlı toplumunun bir parçası olmuşlardır.

Tarih içerisinde, Ermenileri Bizans’ın zulmünden kurtarıp, onlara insanca yaşama hakkını veren de Selçuklu Türkleridir.

Selçuklu Devleti’nin yıkılmasıyla beraber, Osmanlı Beyliği döneminde Orhan Bey, Ermenileri himayesine alarak, o zamanın Başşehri Bursa’daki, Ermeni Kilisesi ve Patikliğini resmen tanımıştır.

Ermenilerle Müslümanlar bu topraklar üzerinde kültürel anlamda kaynaşmış ve barış içerisinde yaşaya gelmişlerdir.

Aynı zamanda Katolik bir din adamı olan Rahip G. Çarkcıyan ‘Türk Devleti Hizmetinde Ermeniler” isimli kitabında Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethi ile Ermenilerin gelecek adına yıldızının parlamasının aynı zamana rastladığını ifade eder.

Rahip Çarkçıyan bir adım daha ileri giderek şunu söyler: “Bu itibarla eğer İstanbul’a Türkler gelmemiş veya gelmeleri gecikmiş olsaydı, o oranda da Ermenilerin İstanbul’a yerleşmeleri ve gelişim göstermeleri şüpheli olur ve belki de izleri bulunmazdı.”

Fatih sonrası Osmanlı padişahları da bu çizgiyi devam ettirmişler ve Ermenilerin Osmanlı topraklarında oluşturdukları güven duygusunu karşılıksız bırakmamışlardır.

Türk dilini ve hayat tarzlarını kısa zamanda benimseyen Ermenilerden hatırı sayılır oranda kişi 17. yüzyıldan itibaren devlet hizmetlerine alınmış ve 18. yüzyıldan sonra hariciye gibi stratejik görevlere getirilmiştir.

Konsolosluk ve kâtiplik işleri büyük oranda Ermenilere verilmiştir.

İşin daha da ilginç olan tarafı Mustafa Reşit Paşa’nın danışmanı Agop Gırçıkyan adlı bir Ermeni’ydi.

Sonradan Şehir Emaneti Meclisi üyesi olan Yeniköy Belediye Sekizinci Daire Şefi Antuan Manas (1827–1899) Osmanlı’nın son dönemlerinde önemli mevkilere getirilen Ermeni simalar arasındadır.

Cumhuriyetin kuruluşuyla birlikte Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde milletvekili olarak görev yapan birçok isim vardır.

Kigork Berç Keresteciyan, Zaker Tarver, Mıgırdıç Şellefyan, Münib Boya… gibi isimler sadece birkaç örnektir.

Osmanlı devletinde 600 yıl din, dil, gelenek ve göreneklerine müdahale edilmeden yaşayan ve Osmanlı tarafından sadakatinden ötürü “Millet-i Sadıka” olarak anılan Ermenilerin soykırıma uğradığı yalanı tarihi mesnetlere değil siyasi hesaplara dayanan bir angajmandır.

Uluslararası hukuk profesörü Philip Marshall Brown 1914 tarihli “Türkiye’de Yabancılar ve Onların Hukuki Durumu” isimli eserinde yer alan şu satırlar meselenin anlaşılmasını kolaylaştıracak niteliktedir:

“Türklerin gayrimüslim tebaa konusundaki politikası, onların uymakla mükellef olduğu İslam hukuku ile tam bir uyum halindedir ve onlara karşı haksız bir şekilde yapılan genel müsamahasızlık ithamının açık bir şekilde reddi ve çürütülmesidir. “

Ermeniler de tıpkı diğer gayr-i müslim azınlıklar gibi Osmanlı devletine çok önemli hizmetler vermiş, Osmanlı bürokrasisinde etkili yerlere gelmişlerdir. Yüzyıllardır bir arada yaşayan iki halkın birbirini tanımaması imkânı yoktur.

Başka ağızlara, başka kalemlere ihtiyaç duymayacak kadar birbirleriyle ortak tarihleri vardır. Ermeni soykırım yalanının ısıtıcıları arasında dünkü aktörler Fransa, İngiltere ve Rusya vardır.

1915 yılında Taşnak ve Hınçak adlı Ermeni çetelerini Osmanlı’ya karşı ayaklandıran da bu devletlerdir.

Şimdi Vatikan’ın, Papa Françesko’nun aynı üslup ve ağızla bir kez daha “soykırım” yalanını dillendirmesi tarihe rağmen aynı tarihi yalanın tekrarından ibarettir.

Birileri Francesco’ya her fırsatta ağzından düşürmediği jenosid sakızını şişirmekten vaz geçmesi gerektiğini söylemesi ve ‘Ey papa, çeneni kapa! Sen sus tarih konuşsun’ demesi gerekiyor galiba.