ORTADOĞU’DA ABD’nin tutarsız politikaları sonucu ortaya çıkan siyasi belirsizlik çığ etkisi (snow ball effect) oluştururken, bunun bütün hassas güç dengelerinin geleceğini etkilemeyi (futurecasting) ve daha muğlak sorunlarla yüz yüze bırakmayı amaçladığı ortadadır.
Bu amaçla, beş yıldan beri yaşatılan kargaşa ortamında, yeni nüfus alanların fay hatlarının oluşturulması yolunda önemli adımların atıldığını görmek mümkündür. Pentagon planlarına göre; ortaya çıkan yeni ‘de facto’ (fiili) yapay ayrılıklar, dayatmacı çözümlerle ve zorlayıcı baskılarla arzu edilen politik tercihlere göre şekillendirilmeye çalışılmaktadır.
Musul sorununun da Mesut Barzani yönetimi ile varılan mutabakat çerçevesinde askeri yönden çözüme kavuşturulmaya çalışılması bunun en tabii göstergesidir.
ABD’nin, Irak ve Suriye’nin toprak bütünlüğünün korunması konusunda net bir tavır ortaya koyamaması ve aslolan Türkiye-İsrail yakınlaşmasından sonra, ABD-İsrail ortak stratejisinin iyice belirginlik kazanmaya başlaması, dolaylı olarak Türkiye’yi de kendi merkezi politikasının içerisine almakta olduğunun belirtisi olsa gerek.
Sayın Cumhurbaşkanı ve Başbakan Binali Yıldırım’ın ani ve beklenmedik ‘dış politik değişkenleri’ (foreign policy variables) konusundaki tutumları Türkiye dışındaki bazı gelişmelerin yansımasının birer ürünü olarak görülebilir. Dostluk niyetiyle ani politik değişime gidilmesi stratejisinin ardında hangi politikaların yatmakta olduğunu kestirememek ise aşırı safdillik olur.
Bütün bu değişikliklerin İsrail’in Ortadoğu’daki yeni rolüyle yakından ilgili olduğu kuşku götürmez bir gerçektir. Siyasi olarak yeniden şekillenmeye başlayan Ortadoğu’da çekim gücü olarak İsrail’i görmek mümkündür. Bu nedenle, İsrail, Rusya, Mısır ve Suriye ile yeniden dostluk ilişkilerinin başlatılması her ne kadar birbirinden değişik ve çelişik gibi görünüyorsa da; bunları bir bütün olarak değerlendirmek gerekir kanaatindeyiz.
Ortadoğu’nun hassas dokusu içerisinde sivriltilen İsrail’in şu anda en büyük destekçisi konumuna gelen Türkiye, bölge üzerinde oynanmaya çalışılan senaryoları baskıcı şartlar altında ne denli koruyabileceği su götürür bir gerçektir.
Türkiye’deki iktidar, günü kurtarma adına ABD ve İsrail güdümlü politikalara taşeronluk yapmaya devam ettikçe, yeni gelişmelerin uzun vadede lehte bir gelişme göstermeyeceği unutulmamalıdır.
ABD, daha önceden Türkiye’yi İŞİD’e dolaylı destek vermekle suçladığı gibi, Pakistan’ı Afganistan’da kendi politik çıkarları doğrultusunda hareket etmediği ve Taliban’a örtülü destek vermekte olduğu iddiasıyla suçlaması sonucu iki ülke arasında ortaya çıkan kriz ve Pakistan’a bir teslim edilmeyen sekiz adet F-16 savaş uçağı konusunun örnek oluşturması gerekmektedir.
ABD, çıkarlarına göre hareket etmeyen müttefiklerini dahi hizaya getirebilmek adına, söz konusu ülkelerin yumuşak karınlarını oluşturan iç dinamikleri harekete geçirmek suretiyle zecri yoldan politikalarını kabul ettirme yoluna gitmektedir.
Nitekim Türkiye’de PKK konusunda olduğu gibi, Pakistan’da da Belucistan cerahatini kaşıyarak bu ülkeyi köşeye sıkıştırmaya ve politik olarak teslim almaya çaba göstermektedir. Kongre üyesi Dana Rohrabacher’in BLA (Belucistan Kurtuluş Ordusu) ve Halk Direniş Örgütleri’ne çağrıda bulunarak “teröristleri destekleyen rejime karşı ABD Belucistan halkının bağımsızlık ve self-determinasyon kararının yanında yer almaktadır” sözü dikkat çekicidir. Keza, ABD’nin Afganistan eski Büyükelçisi Zalmay Halilzade’nin de Pakistan’a yönelik açıklamaları dikkat çekicidir.
ABD’nin Belucistan üzerinden Pakistan ve İran’ı domine etmeye ve etkilemeye çalışması karşısında siyasilerin yeniden durum değerlendirmesi yaparak, Türkiye için hayati öneme sahip konularda dış siyasi tercihlere göre politikalar belirleme yerine, milletin çıkarlarının dikkate alınması artık kaçınılmazdır.