Yönetmenliğini Matthew Vaughn’un üstlendiği, Dave Gibbons ve Mark Millar’ın The Secret Service adlı çizgi romanından uyarlanan casusluk, aksiyon ve komedi türlerindeki 2014 yapımı “Kingsman: Gizli Servis” filminde babası özel bir görevde iken ölen Egssy’nin babasına minnet borcu olan Harry Hart tarafından bağımsız bir istihbarat kuruluşu olan Kingsman’ a dâhil edilme süreci ve küresel bir tehdit ile mücadelede kazandığı zafer başarılı bir şekilde anlatılır. 

Film üzerine konuşulacak çok şey olabilir ancak bu yazı o düzlemde ilerlemeyecek. İsteyenler filmi izleyebilir. Filmde dikkatimi çeken bir bölümden hareketle yazıya bir yol bulmak niyetindeyim. O da şu: Harry Hart, çaylak ajan Egssy ile yürürken bir hatası sebebiyle ünlü Amerikalı yazar Ernest Hemmingway’in şu cümleleri ile başlayan bir konuşma yapar: “Başkalarından üstün olmanın onurlu bir tarafı yoktur. Asıl onur kişinin önceki halinden üstün olmasından gelir.”  “Onur, üstünlük, başkaları, hal” tüm bu kelimeler bir cümle içerisinde ancak bu kadar güzel dizilebilirdi galiba. Didiştiğimiz hatta boğuştuğumuz o kadar şeyin arasında uzaklaştığımız şey en çok kendimiz olsa gerek. İnsanın kendisine mesafe ile bakması güzel ancak kendinden ayrılması/ayrışması hadi o kelimeyi de kullanalım yabancılaşması kötü bir şey. Kendiliğimiz başkalarına göre konumumuzla alakalı bir şey mi? Bu zor soruya ancak bir şair cevap verebilir diyerek sözü İsmet Özel’e bırakalım:

“Var idiyse bir kuş 

Kalbinden başka yeri olmayan vurulacak 

Vuruş değil de vuruluş kilidi kırsaydı 

Kendi sorgusu yüzünden ayağa kalkıyor insan 

Arıyor. Yusuf bir ayna mıdır acaba? 

Çetrefil, kuşku dolu, yadırgı 

Ne kadar kendi oldu insan 

O kadar başka...” (Bir Yusuf Masalı)

Kendi sorgusu yüzünden ayağa kalkmaktan maksadı tam olarak neydi şairin bunu bilemeyiz ancak bildiğimiz şu ki ancak aradığımız şeyin ne olduğu sorusu kendimiz hakkında bizi sahih

bir fikre kavuşturabilir.  İnsanda bulunabilecek her iyi özelliğin kendiliğinden olması onu “başka” bir insan haline getirir. Dünyadaki varlığımızın anlamı esasında kendimizin başkalığını fark

etmekle ortaya çıkar. Nitekim insan biricik yaratılmıştır. 

Buradan bir çeşit narsizme kapı aralamamak için nefs parmağını gözümüzün önünden çekmekle işe başlayabiliriz. Kendi olmak, bir istiğna halini karşılamaz asla. Bilakis acziyetin şuurunu içerir. Acziyet ise asla bir düşüklüğü içermez. Yerini bilmek ya da yerini bulmak diye tarif edebileceğimiz adaletin gereği, yüksek bir idrak seviyesinin makamıdır acziyet. Yunus Emre’nin ifadesiyle “Assı ziyandan geçtim dükkânım yağma olsun” deme cesaretidir.  Mahviyette saklı işte bu yüksek cesarete onur da diyebiliriz. Kendisi ile yüzleşebilmek, kendisini hesaba çekebilmek de ancak bu türden bir cesarete sahip kimselerin harcıdır. 

Muhasebe/murakabenin sağlayacağı imkân, insanı kemâle yürütebilir. İnsanın zahiren vasıtasız bir şekilde kendini görebilmesi nasıl mümkün değilse bu durum insanın manevî/metafizik durumu için de geçerlidir. İnsana kendisini gösterecek onu kendisi ile yüzleştirecek en rafine vasıta ancak sanattır. Sanat, insanın hayret duygusunu diri tutması, dünyanın huyu ile huylanmaması kayd u şartıyla onu bir letafet sahibi kılar. Hayatı kaskatı kestiren her ne varsa onlara alışmama noktasında sabrın ve sebatın müşterisi olan insanlar ancak onurlu olabilirler. Nitekim güzel yüzü görmek yüz görümlüğü takmaya, bedel ödemeye hazır olanların kârıdır. Bu yolu yürünmez görenler, gönül ferleri söndüğünden geçici parlayışlardan gözleri kamaşanlar bu hususta ziyandadır. 

Ziyan ehlini daha da çirkinleştiren hatta çirkefleştiren ise diğer insanlara kurdukları ilişkiler, devşirdiği imkânlar sebebiyle bir üstünlük kompleksi geliştirmeleridir. Bu, insanın kapılabileceği en tehlikeli vehimdir. Bu vehim tabiilikten uzak, manipülasyona açık ve nasihate kapalı bir kişiliğin maya tutmasını kaçınılmaz kılar. Şahsiyet aşınması bu sürecin doğal bir sonucu olarak ortaya çıkar. Böylece insan sadece biricikliğini kaybetmez, kendinden uzaklaşarak kalabalıkların müphem ve ihanete açık karanlığına savrulur. Hâlbuki kalabalık da karanlıkta insanı kör eder. O zaman şu mısralara sarılarak ayrılalım:

“İyi ki bilmiyor kalabalıklar

Yağmura bakmayı cam arkasından

İnsandan insana şükür ki fark var

Birine cennetse birine zindan

İyi ki bilmiyor kalabalıklar” (Sezai Karakoç/ Yağmur Duası