Tıp öğrencilerine tüm dünyada öğretilen ana bir kural vardır: “Önce zarar verme!/ Primum non nocere!” İnsanların tedavi edilmesinde ilk önce hastaya zarar vermemek, oluşabilecek zararın ise en az seviyede tutulması öğretilir. Yani, doktorlara ve diş hekimlerine karşılarına gelen vakalarda hastalarına yaklaşımı zarar vermemek üzere olmalıdır öğretiliyor. Bir doktora gelen organın ampüte edilmesi vakası geldiğinde mümkün oldukça organı kurtarmak üzere tedavi uygularlar.

Tıp alanında var olan bu ana kural hayatın her alanında esas alınmalı. Eğitimden ekonomiye, adaletten sosyal hayata, ikili ilişkilerden kitle iletişime. Bir iş yaparken önce kimseye zarar vermemek! Hastayı tedavi etmeden önce hastalık yapacak etmenleri ortadan kaldırmaya çalışmak, bir insanı kazanmaktan önce insanı kaybetmemek, bir kişiden özür dilemeden önce kalbini kırmamak için ince düşünceli olmak, hakkın iadesi için çalışmaktan önce hakkın yenmemesi için sistem kurmak gibi…

Siyasiler bir hizmet kararı alırken öncelikle yaptığı hizmetin topluma, çevreye, tarihe, sosyal dokuya ne kadar zarar verdiğini de hesap etmek zorunda. Cebimizde paramız var, milletin bu hizmete ihtiyacı var, istediğimizi yaparız deme hakkı yoktur. Gerçi son yıllarda millete “hizmet” diye yapılan faaliyetlerin birilerine millet üzerinden para ve makam kazandırmak için yapıldığı gerçeği ile yaşıyoruz. Ama cari olan durumun bu olması bizi neyin, nasıl ve doğru bir şekilde yapılması gerektiğine dair konuşmamıza engel değil.

Yollar, köprüler, enerji santralleri yapıyoruz diyerek doğaya zarar vermek gelecek nesillerin hayatından çalma hakkını bizlere vermez. Çok paramızın olması harcamalarda israf etmemize gerekçe oluşturmaz. Hakkımızdan fazlası olan şeye el uzatmak bizlere günah olarak yeter. Gücü elimize geçirdiğimizde firavun ahlakı ile ahlaklanmamıza gerekçe olamaz. Müslüman, her şart ve durum altında inancının gereği ilkelere bağlı olarak davranmak zorundadır. Parası olduğunda israf ederek kendine ve çevresine zarar veremez, güç elinde olduğunda güce dayanarak güçsüzlere baskı, zulüm ederek hem kendine hem de topluma zarar veremez. İlerlemiş teknolojik gücüne dayanarak doğanın dengesini bozamaz.

Öğretmenler okullarda daha üst akademik bilgi veriyorum gerekçesi ile öğrencilerin hevesini kıramaz. Öğrencinin özünde olmayan, yeteneği olmayan konularda zorlayamaz. Öğrencilerinin hayallerini kırarak yaşam sevincini elinden alamaz. Öğretmenlik ve eğitimin amacı insanın yaratıldığı kabiliyetleri geliştirmek ve bunu topluma faydalı hale getirecek şekilde eğitmek olmalıdır. Beş şıklı cevaplar üzerinden düzenlenen eğitim ülkenin geleceğine zarar vermektir. Öğretmenler başta olmak üzere tüm yetkililer sınavlarla insan seçme modelinden vazgeçip hiçbir insanın, hiçbir öğrencinin harcanmayacağı sistem kurmak üzere kafa yormak zorundadır. Var olan sistemde nice Mimar Sinan olacaklar, nice Itri olacak kabiliyetler, nice İbni Sina olacak çocuklarımız sınav kısır döngüsünde harcanıp gidiyor.

Yaşadığımız ekonomik sıkıntının temelinde de helal olan sistemi uygulamak yerine faizli kapitalist sistemin olduğu gün gibi aşikâr. İnsanı, hizmet edilecek vatandaş olarak görmek yerine kapitalist bakış açısındaki “müşteri” olarak görmenin getirdiği zararın bedelini ödüyoruz. Doğası, iklimi ve coğrafyası ile her açıdan cennet olan ülkemizde üretim yapamayan, elindeki yetişmiş eleman kaynağını kullanamayan, küresel güçlerden gelecek borçlara avuç açan bir toplum haline getirildik. Yani ilk adımda zarar oluşturan bir sisteme mahkûm edildik.

“Önce zarar verme!” dediğimiz konuyu Müslümanlar olarak inancımız gereği de ele almak zorundayız. Biz bir insanın her yapıp etmesinin bir hesabı olacağına inanan insanlarız. Ve İslâm dünyasının ilk ve en önemli medeni kanunu Mecelle’nin 30’uncu maddesi “Def-i mefâsid, celb-i menâfiden evlâdır” yani “zararlı şeyleri ortadan kaldırmak faydalı şeyleri getirmekten iyidir” denilmiştir.

Kim olursak olalım, hangi makamda olursak olalım, bir işi yapmadan önce düşünmeliyiz. Yaptığım bu iş neye, kime zarar verir, diye. Erbakan Hocamız boşuna “Akıl, bir işin sonunu düşünmektir.” demedi.