Kemal Öztürk ile hiç yüz yüze tanışmadım. Kendisini yazdıklarından ve de ekranlardan takip ediyorum. Sevdiğim birkaç yazardan biridir. Açık konuşur, insaflıdır ve de aklımızla dalga geçenlerle dalga geçer. Altına imzamı atacağım çok yazısını gösterebilirim. Hangi konudan bahsederse bahsetsin yaklaşımları bana hep siyaset üstü gelmiştir. Şu satırları onun sözünü esirgemeyen harbi ve de hasbi yanına işarettir: “Son dönemlerde birçok kıymetli insan hayata gözlerini yumdu. Birçok insanın da ölüm yıl dönümleri nedeniyle aynı günlerde anma programları yapıldı, mesajlar yayınlandı. Törenleri izledim, mesajları okudum, insanların tutumlarını gördüm. Bir insanı kaybettikten sonra kıymetini bilmenin, bir insanın yokluğunda onun değerli olduğunu anlamanın ne kadar yanlış ve ne kadar üzücü olduğunu bir daha fark ettim. Daha vahim olanı ise, yaşarken kıymetsiz biriymiş gibi davranılan, hakkı verilmeyen, hatta hakkı yenilen insanların ölümünden sonra, ortaya dökülen dramatik cümleler, vicdan sızlatan sözler ve yürek hoplatan methiyelerdir.” (27.03.2018-Yeni Şafak) Kemal Öztürk bu sözleri memleketimizde kıymetleri öldükten sonra dile getirilen siyasi kişilikler için söylese de bunu her alanda hissetmek mümkün. “Veda ederken temizlenir ruhlarımız / Ölünce biz de iyi insan oluruz.” diye boşuna söylememiş şair. Ey şairler, ey dokuz köyden kovulan doğrucu Davutlar kıymetimizi bilen tek bir kişi bile yok diye üzülmeyin, öldükten sonra arkanızdan çok güzel laflar edilecek, badem gözlü olacaksınız! Bugün bir şair o kadar yazıp çizmesine rağmen tek bir cümleyle marifeti iltifata dönüşmüyorsa ölüme konu, yaşayanlara malzeme olmadığı içindir. Ölür ölmez en güzel ve en çiçekli kelimeler kabir toprağına serpilecektir. Ölü sevicilik çağın hastalığı. Yaşayan yaşayana hep tehdit, hep barikat ve hep rakiptir. Ölünce rekabetten çekilen insan yaşayanlara derin bir oh çektiriyor. ‘Oh olsun!’ der gibi.
HAYDİ, ÖLÜNCE DAHA GENİŞ KONUŞURUZ!
Bir insanın yapıp ettiklerinin görünür ve dile getirilir olması o insanın yaşıyor olduğunun en doğal kanıtıdır. Diktiği ağacı, söylediği sözü, yazdığı şiiri başkaları görsün takdir etsin ister insan. Yazarın uzaklara ulaşan sesini kısmak onun o bölgelerdeki mevcudiyetini ortadan kaldırmaktır. Bir tür sükût suikastı deniyor buna. Yazarın yazarlığının kıymetini bilmeyip yeteneğini körelterek ucuz işlere, piyasaya ve de gündelik hayata yönelmesi kendini öldürmesi demektir. Ortaya olağanüstü çabalarla ustaca eserler koyduğu halde bu çabayı yok sayıp o güzelliğin üstünü örtmeye çalışmak yazarın kalemini kırıp yazdıklarını kamufle etmek yani o yazarı öldürmek demektir. Bir de kültürel iktidar, edebi imkânlar dünyası ve de seyyar mikrofon sizin elinizde ise istediğiniz yazarı istememe hakkını kendinizde görür sizin gibi yazmayan adamları ‘İstenmeyen Adam’ ilan edebilirsiniz. Uzun süredir adı hiçbir edebi mahfilde, kültürel platformlarda geçmeyen insanların yalnızlığını yürürken sağ adımlarını sol adımlarına uyduramadıklarından biliyoruz. Bir usta yazar ölünce aslında hiç kimseye yol açılmaz. Bilakis hatlar kopar, direkler devrilir ve yollar kapanır. Yine de şunu önemsediğimi söylemeden geçemeyeceğim: Ölünce herkesin yüzü netliğe kavuşur. İnsanın yüzünün iki yakası bir araya gelir. Kim ki bir yazarın önünü kapatıyorsa güneşine ve ışığına mani oluyor demektir. Yoğun bakım ünitesindeki yazar telefonuyla zorlukla konuşabilir. Son cümlesini yakalayabiliyorum ‘haydi ölünce daha geniş konuşuruz!’.
ESKİDEN HİÇBİR ŞEY KOLAY KOLAY ESKİMEZDİ!
Eskiden başörtüsünü çıkarmak dine dair bir şey söylemekti, şimdilerde başörtülü ateistlerden bahsediliyor!
Eskiden bir adamı eleştirdiğinizde o adam size minnet duyar teşekkür ısmarlardı, şimdilerde bir adamı eleştirmek bir adamı eleştirmek olmaktan çıktı ve bütün sülalesini, kabilesini ve hatta cemaatini ilgilendirir hale geldi.
Eskiden birilerini tenkit ettiğinizde sadece tenkide muhatap olan kişi kendini savunur, birileri devreye girmezdi, şimdilerde bütün devreler yandı, trafolar patladı ve tanımadığınız insanlar saldırıya geçer oldu.
Eskiden eleştiriyi biraz vurgulu yaptığında ‘aşk olsun’ tarzı sitemlerle karşılaşırdık, şimdilerde yakası açılmadık küfürlerle karşılaşıyoruz.
Sözde İslamcı kesim küfürle ve sövgüyle tanıştı. Eskiden en fazla argo kullanılırdı.
Eskiden küsleri barıştırmak birinci vazife addedilir, sabırla dargınların arası bulunurdu, şimdilerde küslerin barıştırılması ‘işe karışmak’ veya ‘işi karıştırmak’ olarak algılanırken yüzyıl dargın durmaya ahdetmiş insanlar tebcil ediliyor.
Eskiden hiçbir şey üzerinden zaman geçse de eskimezdi, şimdilerde ilkler değil sadece ilkeler de eskiyor.