Çoğunlukla ellerimizde bize ait olmayan bizi beslemeyecek kendimizi ve çevremizi keşfetmemizi sağlamayacak bir takım kalıpların arasında yaşama mücadelesi vermek zorunda kalırız. Herkesin kendi dünyasını kurma süreci farklı tezahür eder. Bundan yirmi yıl önce bir insanın hayatı algılama biçimi ile bugünün insanının algılama biçimi arasında çok büyük farklar var. Ancak değişmeyen bazı kalıplar var ki onlar çoğunlukla belirleyici oluyor. Zaman zaman çeşitli okuma listelerine denk geliyorum ve çoğu zaman bu listelerin nasıl bir ihtiyaca karşılık geldiğini bir türlü çözümleyemiyorum. Mesela sıkı bir ideolojik doktrin yüklemesi yapmak murat ediliyorsa bunun sonuçları alınmış mıdır? Bu yüklemenin yapıldığı nesil nasıl bir netice vermiştir? İnsan bilmek istiyor. Aslında çıkmaz bir sokağa girdiğimin farkındayım ancak bütün okuma deneyimleri gösteriyor ki kişinin kişilik özellikleri bu okuma yolculuğunun en önemli unsurudur.

Elbette yolun başındaki bir insan kendinden önceki insanların deneyimlerinden istifade edebilir. Bu istifade bir irade ile olabilir yoksa diğer türlü sadece bir ödevi yerine getirmek olur. Bir insan kitap tavsiye ederken gözden kaçmasın, belki duyulmamıştır ya da bir hatırlatma niyeti taşıyorsa ayrı bir şeydir. Lakin niyet farklı ise zaten o da amacı hâsıl olunca bitiyor. Mesele zaten ferdin istek, irade ve ilgileri ile şekilleniyor. Birde kitapların da birbirine götüren, tanış kılan özellikleri var. Ki bu özellik sayesinde birçok yeni pencere ile karşılaşmak mümkündür. Bu pencereler hayatın birçok veçhesine açılır ve yeni ufuklar sunar. Bir de yazar ayağı var işin iyi yazarlar iyi yazarlarla buluşturur insanı her daim. O zaman liste hazırlayarak bizim yaptığımız şey bir insanı yola koymak mı yoksa belirlediğimiz bir yol güzergâhının içerisinde kalmasını sağlamak mı? Eğer birincisini istiyorsak kitabın insanın gönlüne dokunmasına yardımcı olabiliriz. Şayet ikincisi ise hedefimiz o zaman listeyi tamamlayınca ya da belli başlı bir takım okumaları yaptığında olduğu zehabına kapılıp bütün katılığı ile bir savunucuya ya da saldırıcıya dönüşüyorsa işte o hesap elbette bir gün tersine dönme istidadı gösterecektir. Yani yola koyucularını da en şiddetli bir şekilde yaralayacaktır.

Eğer bir okuma eylemi asgari olarak düşünebilme, çıkarım yapabilme ve sorgulayabilme yeteneği kazandırmıyorsa o eylem çoktan yol kazasına uğramış demektir.  Maalesef her şeye bu kadar kolay erişilen bu zaman diliminde insanların, kurumların boşa harcadığı zaman ve beyhude işler insanı gerçekten üzüyor. Özellikle “gösterme” üzerine kurulmuş her iş, sonunda aynı fasit daireye dönüşüyor. Ne okumalıyım sorusu daha açık etmeden kendini, şunu oku demek gibi bir ironi ile ne kadar yol alınabilir? Güncel yanılgıyı dolmayı yutan bir insan, dolma yutmaya alışmış bir insan nasıl aşabilir ki, bunun cevabı yok. Bir dönem aidiyeti ile okunan her kitap dönem ve konjonktür değiştikçe iyi ihtimal olarak ya rafların arkasında kendine bir yer bulur ya da sahafa düşer. Kötü ihtimal ise çöp olur. Çünkü o tarz bir okurun eline zaman ya bir takım yeni oyuncaklar vermiştir ya da verdiği oyuncakları geri almıştır. (Konum, şöhret, makam, para vb.) Ancak büyük bir istek ve keşfetme duygusu ile bir pencereden diğerine geçen bir insanı hiçbir konjonktürel ortam zincirleyemez, güncel yanılgılara düşüremez. Onun binlerce yıllık yol arkadaşları, soruları, meseleleri vardır. Bazen bir rüya bazen uykusunu kaçıran bir endişe onu alıp götürür. Şimdi seni yola çıkaran soru nedir, önce bir ona bakıver. Hoşça bakın zatınıza…

TAŞ GEMi

“Hangi tele vurunca böyle hıçkırabilir

Güneşi kanadında taşıyan büyük melek

Senin ince gönlünü hangi kış kırabilir,

Ey sırma nakışında sarkıt duran kelebek!” (Süleyman Çobanoğlu/Ağlamak)

 Not: Erkan Oğur / Derya Türkan / İlkin Deniz’in “Dokunmak” albümünde yer alan “Naci derler” adlı eser var listemde. Nasıl da ince ince esiyor. İnsanın içi ürperiyor. “Yüklerin la’l ü gevherden tutmuşlar / Toplayuban bir mizanda çekmişler / Dost bahçesine mahabbet ekmişler / Öğrenigör bağıbanın dilini” sözleri ayrı, müziği ayrı… Fena!

Bize kadar

Abdulkadir Geylani diyor ki: “Sabredin! Hüzünsüz bir neşe ve darlıksız bir bolluk olmaz.”

Hoca Ahmet Yesevi der ki: “Yoklar doymadığında, varlar ağlamıyorsa dünya tez yıkılır.”

İfşa çağında yaşıyoruz. Ne kendinin hatalarını uluorta aç ne de başkalarının ayıp ve kabahatlerini…

Gazali’nin şu tavsiyelerini hayat bir zaman sonra öğretiyor: “İnsanların; sana sevgi duymalarına, ikram etmelerine, yüzüne gülmelerine ve seni övmelerine rağbet etme! Ve de bunları arzulama!”

“Ben buradan okuyorum” Tim Parks’ın bu kitabı Metis Yayınları’ndan… Okuma üzerine güzel bir kitap, ilgililerinin dikkatini çekebilir.

DAĞARCIK

“Kötü bir hayat süren insanın kurtuluşu da cezalandırılması da durumunun sefaletini görmeyecek denli kendini kandırıp kandırmamasına bağlıdır.” (Tolstoy’dan tadımlık)

TEKKE

“Bütünselliğin bilgisini elde etmek ancak bir davası olan insanlarda bulunabilecek bir aşkla dolup taşmakla mümkündür. Davası olmaksızın bir Müslüman’ın disiplindeki bilginin bütünselliğini elde etmeyi arzulaması mümkün değildir. (…) Ecdadını bilmeyen, yani onları harekete geçiren ruhtan; sanat ve bilim alanındaki, siyasî ve ekonomik hayatındaki, sosyal örgütlenmelerindeki, estetik deneyimlerindeki başarılarından haberdar olmayan; onların kader ve trajedilerinden, zafer ve sevinçlerinden duygulanmayan ve umutlarını paylaşmayan bir kişinin kendini bilmesi mümkün değildir.” (İsmail Raci El- Faruki’den tadımlık)

Bir lahza

“- Git ve yaşa, oğlum. Sana verebileceğim en iyi öğüt bu. Unutma, dürüstçe kazanılmış para daha değerlidir.” (In the Name of the Father’dan (1993) / Jim Sheridan)