Nisan yağmurları bereketini hemen gösterdi Mayıs başında. Ne güzel gelişi oldu bu Mayısın. Konuşan/konuşulan bir Türkiye günlerine erdik. Birbirimizi çok özlediğimizden olmalı bu.

Bir tiyatrocu, Yılmaz Erdoğan "Sinemada neden ezan yok" demiş ve başlamış tartışma. Bu bir güzellik değil mi

Bu ülkenin resmi kanalında yıllarca süren "Bizimkiler" dizisi dolayısıyla az mı yazıldı, bu diziye niçin Ramazan gelmiyor, niçin Bayram gelmiyor diye... Yazıldı, yazıldığıyla kalındı. Fişlenme korkusu önledi böyle bir konu üstünden tartışma açılmasını, diyebilir miyiz Kim bilir...

Kimbilir çünkü o resmi TRTde, Demirelin bilmem kaçıncı kez gelip Başbakan olduğu o yılda Tamer Güneyli bir dizi vardı. Akşam yemekleri rakısız ve Besmeleli... Lakin ne oldu

Ankara gibi bir vilayetten ve CHPden aday olduğu halde seçilemeyen 12 Mart Hükümetinin kadın Bakanı, Demirelin Devlet Bakanı sıfatını kullanarak diziyi TRTden yasaklandığında hiç bir özgürlükçünün sesi çıkmamıştı. Belki bir kaç kişi laiklik tehlikeye girse daha mı iyiydi, demiş olabilir.

Varsın Yılmaz Erdoğan söylesin. Ağzına sağlık. Hiç değilse mazeret sahiplerinin gerekçeleri de müzakere sahasına alınmış olur. Bir başka Mayıs bereketi de bu güne kadar konuşulmayan 1 Mayısın konuşularak sislerinin kaldırılmasını teşebbüs olayıdır. Kendimiz ettik, kendimiz bulduk mu dedi bir canlı tanık Tartışmaya katılsın herkes. AKMye asılan o posterler ve ellerdeki Disk sopaları da bir çıkarsa arşivlerden, 1 mayısın derinliği nerede imiş, daha iyi anlaşılır.

Konuşmak iyidir. Konuşulduğunda ancak anlaşılabiliniyor bazı olaylar. 70lerin Ankara Ülkücü liderlerinden biri 2000lerin bir TV kanalında konuşuyor. Yıllarca bizi suçladılar, Kuseyri adlı bir solcu öldürdük diye. Şimdi öğreniyoruz, onun bir aile içi arkadaş şiddetine maruz kaldığını.

Evet, ancak öğrenmişlerdi: Hasan Cemal o yıllarda itirafnamesini yazmıştı da ancak öğrenmişlerdi.

Ömrü 12 Eylül mapushanelerinde geçmiş o Ülkücüyü dinlerken üzülmüştüm: Yıllarca üzerlerine atılmış bir cinayetle yaşamak zorunda kaldıkları için... Üzülmüştüm: Polise, emniyete, güvenlik güçlerine yakın bir teşkilat olmalarına rağmen, onlardan doğru bilginin gelmemesine üzülmüştüm. Halbuki emniyet kayıtlarında vardı Kuseyri cinayetini kimin işlediği bilgisi. Neden açıklanmamıştı acaba Ve yine aynı konu üstüne bir başka üzüntüm: Ankara gibi bir şehrin ideolojik bir gençlik teşkilatı, neden istihbaratsızdır Ya da gerçeği öğrenmek gayreti neden yoktur

Mayıs ayı bereketinden bir başka şekilde istifade etmek isteyenler de vardır mutlaka. Onların kasalarındaki paralar çoğalsın isteklerinin iyi anlaşılmasını sağlamaya bir misalle başlayalım. Hem misalimizde özelleştirilmek istenen Şehir Tiyatroları da geçsin.

Tutmadı mı bir oyun Daha ikinci haftayı görmemişken afişler, gelenler bir kaç kişilik hatır ekibi mi Cevabınız evetse ve yıllar 1970ler ise, yapılacak tek şey vardır: Bir solcu gazeteye haber olmak.

Nasıl mı

Eli sopalı ve sağcılık yüklenmiş bir kaç genç gelir, kırar, dökerler önce. Gazete çok tehdit ettiler, bu oyunun oynamasını sürdürüseniz yakar, yıkarız filan dediler, diye yazar ertesi günü. Patlatılan röportajlarla bir kaç gece tam doluluk sağlanır ama, oyunun kaderi rafa kaldırılmaktan öteye gitmez. Bu oyunun nesini basmışlar sorusu ise kafalarda kalır.

Neden mi geldik bu misale

Bir kitap afişinin müstehcen bulunduğu üstüne haberleri okumadınız mı

"Tutar mı" diye kara kara düşünen o kitabı yazanın arkadaşları yazarlar, sonra aynen şöyle yazarlar: Matbaacılar baskı yetiştirebilir mi Peh, peh, peh...

İstanbul bir şehir tiyatrosudur ve oynanan hep aynı oyundur. Siz ne o yazarı, ne de kitabını merak edin. Ben size bir başka müstehcenlik gösterisinden söz edeyim.

70li yıllara girmek üzereyken bu ülke, şehirlere şarkıcılı kumpanyalar giriyordu. Bir kadının sadece bacaklarının resimlerini asıyorlardı şehirlerin caddelerine. Gazetelerde ise haberi yazılı: İkiyüz elli bine sigortalı. Ki o gazetelerin bir sayısı yirmibeş kuruştu.

Ben de yaşadım öyle resimlerin caddelerine asıldığı bir şehirde. Okul yolumuzdu o cadde. Bizim güle, eğlene geçtiğimiz o caddeden, orta yaş üstü insanlarımızın sakındıklarını ve geçmeye imtihan ettiklerini farkediyorduk ama sonra da öğrenmemezlik etmedik. Öğrendiğimizde ise saygımız çok artmıştı; abdestli insanlarız, kadın ayağı altında olmayız, demişlerdi.

Peki, bu olayla ilgili bir üzüntümüz olmadı mı Oldu. Yıllar, yıllar sonra, şehirlerimizin caddelerine alt vücut parçaları asılan o kadın bir TV kanalında göründüğünde tanımamış, adı yazıldığında ancak hatırlayabilmiştik. Bana belediye baksın, vezninde söyledikleriydi üzüntümüzün kaynağı.

İstanbul bir şehir tiyatrosudur ve yaşananlar, belediyenin "bakma" yerlerinden olsun mu, yarışmasıdır. Sadece bir ödüllü, Birbir fodüllü yarışmalar yok mayıs ayında. İhtilaller, mahkemeler, idamlar yaşanmışsa, konuşulması da kaçınılmaz olmaz mı

Konuşşak ama neyini konuşşak Mayısın Gelin bir orjinallik yapalım, sadece avukatlarını konuşalım, Avukatlık mesleği nerden nereye geldi Belki siz farkında olmaya bilirsiniz ama, bugün bu ülkenin bir "avukat" sorunu vardır Hemen izaha geçiyoruz.

"Mendereslerin avukatıydım" yalanına yıllarca kendini taşıtan adam anlatıyor. Karar verilmiş, idamlar onaylanmış. Bugün mü, yarın mı denildiği günlerde bir sabah Dolmabahçeye geldim. Dolmabahçe, Yassıadaya, İmralıya gidiş yeri. Komutan bekle dedi, bekliyorum. Sanıyordum ki motor gelecek biz İmralıya gideceğiz. Motor geldi ama içinde esmer vatandaşlar var. (Tanımı bugün böyle düzelttik.) Komutan yarbay bana döndü. Gitmene gerek yok. Sizinkilerin işi bitti, dedi.

Maliye Bakanı Hasan Polatkanın asılırken yanında olmayan ve suspus olmayı marifet bilen avukatı bu ülkede neler neler oldu Say say bitmez. Milletvekili oldu, meclis başkanı oldu, parti başkanı oldu, Demirele yardımcı oldu ve şimdi de CHPli oldu. Risk yok, ödül büyük.

İmralıya ulaşamayan avukatlardan, Silivri önünden gitmeyen avukatlar günlerine erdik. Yarbay komutanın sizinkilerin işi bitti eğlencesine tepkisiz katlananlardan, generallerim korusun bizi, hukuksuzluğuna yol açmak isteyenler günlerine.

Elbette idamların mahkemeleri de gelsin gündeme. Lakin o mahkemenin savcısının yıllar önce, ben idam maddelerine sokmayın müdafanızı dediğimde hep itiraz ettiler, dediği avukatlar da gelsin.

Mayıs ayının bereketi bilinmeyenlerin, saklananların gayri biliniyor, saklanamıyor olmasını bir başlattı, galiba  iyi başlattı.

Hidirellez bereketli nice Mayıslara...

Çifte vav

Geçen yüzyılın büyük ve ünlü hattatlarından Yesari Zade, bir gün Cibaliden Kasımpaşaya geçiyordu. O zaman Haliçin bu iki yakasını birbirine sadece kira kayıkları bağlardı. Henüz vapurlar konmamıştı. Yesari Zade bir kayığa atlamış, işi acele olduğu için para kesesini evde unuttuğunun farkında bile olmamıştı. Kasımpaşaya geçtiler. Sanatçı elini koynuna soktu, para kesesini yerinde bulamayınca terlemeye başladı. Ne söyleyeceğini bilemeden kayıkçıya bakıyor,  kayıkçıda dolandırıldığı kanısıyla hışımlı hışımlı onu süzüyordu. Nihayet Yesari Zade ezile büzüle:

-Evladım inanki farkında değilim, yanıma para almamışım. Senin hakkını yemekte istemem. Ben hattatım şuracıkta sana bir (Çifte Vav) yazayım, kime götürsen elinden kaparak satın alır, hem de kayık ücretinin kırk elli katını kazanmış olursun. Dedi. Dedi ama, kayıkçının aklı bu işe yatmamıştı, homurdanıyor, kaşını gözünü deviriyor:

-Böyle şey olur mu efendi baba O senin çifte vavın mı nedir, onu neyliyeyim ben Kılık kıyafetine güvendik, parayı peşin istemedikse bize bu oyunu mu oynamalıydın Yollu homurdanıp duruyordu. Bunula beraber, çaresiz, müşterinin hemen oracıkta çızıktırıp eline sunduğu kağıdı isteksizlikle aldı, sarığının bir tarafına soktu.

O gün akşama doğru bu kağıdı sahaflara götürüp "Şunu alır mısınız" diye sorduğu zaman adamda şafak attı. Kağıdı ilk gösterdiği dükkancı, "Oooo!.. Bu Yesari Zadenin Vavı..." diyerek el parçası kadar kağıdı kaparcasına almıştı, hemen iki gümüş mecidiye ödemişti.

Kayıkçı, birkaç günlük yevmiyesinden fazla tutan bu parayı alıp evine dönerken, şaşkınlıktan küçük dilini yutmuş gibiydi. Sevincinden adeta uçuyor, değerinin nereden geldiğini bilmemekle beraber, para yerine kendisine bunu veren ihtiyar sakallı adamı haksızca payladığı için kendi kendine utanç duyuyordu.

Aradan bir iki ay geçmişti. Yesari Zade bir gün yine Cibaliden Kasımpaşaya geçecekti. İskelede kayık aranırken uzaktan bir sesin kendisine telaşla bağırdığını duydu.

-Efendi baba, Efendi baba! Buraya gel; kayığıma buyur. Hem bu sefer çiftesini de istemiyorum, seni bir Vava karşıya geçiririm.

KURT KURT İÇİNDE

Modadır şimdi. Kurtlu yazılar yazmak. Durmasını bilmeyenler için söylerler: Kurtludur, duramaz. Sürülerine kurt saldırmış köylülerin olayı duyduklarında ve boğulan koyunlarını gördüklerinde ne halde olduklarını ne bilsinler.

Kurt nedir, bilmezler. Biraz anlatalım.

Tilki çalılıklara asılmış et parçaları görür. Karnı açtır, iştahı vardır, ama şüphelenmek de huyudur. Çekilir bir kenara ve bekler. Nasıl olsa çok geçmeden kurt gelecektir. Asılı et biraz daha kurtlansın ve kurt kokuyu alsın.

-Burada bir et var!

Kurt gelmiştir, eti görmüştür ve Tilkiyi de görmüştür.

-Evet, ben de gördüm.

-Ama yememişsin.

-Bugün oruçluyum.

Ormanda kural, eti önce gören önce yer... Fakat Tilki oruçlu imiş.

Saldır Kurt!

Kurtun saldırmasıyla patlayan et bir yana, Kurt bir yana...

Neden sonra gözlerini aralayan Kurt ne görse beğenir siniz Tilki eti yiyor. Hesap sorma zamanı...

-Hani sen oruçlu idin

-Tilki rahat. Et karnında, Kurt yaralı. Cevabı ise çok manalı.

-Top patladı ya... Yoksa sen duymadın mı

ARTIK

Toplumumuzun yüzde 17si ordunun darbe yapmasını onaylar mısınız, sorusuna evet demiş.

Kim bunlar, araştırılsın diye yazıyor artık demokrat olmuş yazarlarımız.

Kim oldukları belli. Nelerini araştıracaksınız İhtimaller şunlar:

İhtilallerden nemalananlar.

Fişlenmenin sona erdiğine inanmayanlar.

Olacak bir ihtilal CHPsine yarayabilir, sananlar.

Kılıçdaroğlunun tavrını çok merak edenler.

Olsun da varsın ihtilal olsun eğlencesinde olanlar.

İhtilal günlerinde yazdıkları hergün karşısına çıkarılan yazarlar.

Bu ihtimallerin toplamı yüzde 17 yapar. İnanmayan bir daha toplasın.

Artık demokrat yazarlar dedik. Bir fıkra anlatmanın tam yerine geldik.

Alinin askerden döndüğü gün, annesi birini kaldırırken birini getirir sofraya yemek tabaklarının.

Doymuştur Ali. Annesine belli eder bunu.

"Artık yemem"

Annesi şaşkın. Annesi hayretler içinde. Ne olmuş onun Alisine. Bilmez mi annesini. Hasret yüklü bir sesle haykırıverir.

"Ne artığı Alim Ne artığı Sen geldin diye hepsini bugün pişirdim bu yemeklerin." Şehirde, şehirli çocuklarla askerlik yapan Ali, aslında ne kadar değiştiğini göstermek istemişti annesine. Yani yeni kelimeler öğrendiğini filan.

Eski Ali olsaydı "Gayri yemem" derdi ama...

Artık demokrat yazarlar iyi anlaşılmıştır, sanırım.

YAVRUM MESUT VE THE ŞAPGALI BABA

Darbelendim de duruldum

Darbe yoksa ortamını hazırlamak. Bu ülkenin demokratik faaliyet geleneğindendir. "Darbe olsun mu Darbe ister misiniz Ya da darbelere direnir misiniz " Gibi sorularla anketler yapmak da bu faaliyetlerin bir şıkkıdır.

Anketör çalacak kapı bulamamış gibi gitmiş Güniz sokakta  bir kapıyı çalmış.

-Günaydın! Bir anket yapıyoruz. Yardımcı olmak ister misiniz

-Ben yardımcı olmam. Benim yardımcılarım olur. Binaenaleyh  ben dört yardımcılı koalisyonlar yönettim.

-Bir kaç sorumuz var, cevabını istediğimiz..

-Bizim de her soruya bir kaç cevabımız vardır. Binaenaleyh doğru şık her zaman e şıkkıdır. Yani hiç birisidir.

-Darbe olsun ister misiniz

-Biz darbelere ne zaman karşı çıktık. Binaenaleyh darbeler artık istek üzerine mi yapılıyor. Radyolardan türkü isteme programına mi döndü bu iş Fevkalade ayıptır, yazıktır, günahtır. Bugün darbe isteyen dinleyicilerimiz için Hasan Mutlucan söylüyor...

-Hayır efendim öyle değil. Yani siz darbe istiyor musunuz

-Ben darbe isterim. Binaenaleyh bu benim karakterimdir. Sizi buraya gönderen kuvvet beni fevkalade memnun etmek mi istiyor. Ben istiyorum diye olacaksa, hemen olmasında fevkalade yararlar vardır.

-Darbelere direnecek misiniz

-Niçin direnecek mişim Nasıl direnecek mişim Nerde direnecek mişim   Binaenaleyh direnmeyince başbakan oluyorsam direnirsem ne olacağım Darbelere direnmek fevkalade yanlıştır, hatadır, günahtır.

-Tankların üstene çıkacak mısınız

-Niçin çıkacak mışım Binaenaleyh tank vardı da itmedik mi Sincan sokaklarında yürütmedik mi Önemli olan tanksavar olmamak, tank sever olmaktır.

-Yani siz mutlaka darbe olsun istiyorsunuz

-Böyle bir ihtimal yoksa siz niçin burada sınız Binaenaleyh ben gitme gelme hastasıyım. Fevkalade gelme vaktim gelmiştir. Eminim ve son kararımdır.

-Darbeciler mahkemeye çağrılıyor. Bu konuda ne diyeceksiniz

-Bana ne! Binaenaleyh ben nizamiyeden döndüm. Niçin döndüm Bir kaç tank yürütmekle bu iş olmaz dedim. 9. Senfoni dinlemekle, işte çağdaş Türkiye demekle bu iş olmaz dedim. Binaenaleyh mahkemeleri kaldıralım dedim. Dinlemediler. Nizamiyeden döndüm. Haydi herkes işine baksın.

Ressamımız üşenmemiş iktidar yolundaki CHPyi ve direksiyonundaki Kılıçdaroğlunun görüntülerini resmetmiş; tarihe bir not düşmek aşkı ile.

-Binmeye çalışan son yolcu kim

-Sapgalıyı tanımadın mı Kafasının çok zayıfladığı belli mi olmuş

Durum bu.

Herkes duysun, bilsin, görsün istedik.

TEK BİR

Dünya denilen bir sahne

Gelir rol kiminse bir bir...

Son verilince rolüne

Geçerler kulise bir bir...

Sahne teslim kontrolüne,

Gelip gitmez kimse tek, Bir!...

Haykıralım gelin yine;

Katılın bu sese; Tekbir!..

Ekrem ŞAMA