Büyük şehirlerin en güzel yerlerini, en yaşanılmaz alanlarına nasıl dönüştürdük biz. Yeşil ve maviyi her gün birbirinden biraz daha ayırıyoruz. Maviye pek zarar veremediğimiz için, olan yeşile oluyor. Sahil şeridimizin en güzel yerlerindeki mavi, beton bloklara toslaya toslaya can çekişiyor. Gidin bakın, denizin betona çarptıkça, suda boğulan, kendini kurtaramayan bir çocuk gibi acı çektiğini ve çığlıklar attığını göreceksiniz. Ben gördüm. Dikkatle baktım, acıyı hissettim ve gerçekten gördüm. Tarifsiz bir acı bu. Bir ara müsilaj imdadımıza yetişir gibi oldu, apar topar temizliğe giriştik ve konu kapandı. Aslında yeni bir dosya açılması gerekiyordu. Dosya konusu, “denizi betondan kurtarmak” olmalıydı. Yine olmadı.

Bu işler nasıl olacak, nasıl yoluna girecek, memleket ne zaman düzelecek bilemiyorum ama çok daha büyük bir sorun hızla yaklaşıyor gibi. Normalleşme, takmama, ilgilenmeme, sormama sorunu. Sorunlar normalleşmeye başladığında, aynı sorunları kafaya takmayan bir millet olduğumuzda, aynı sorunlarla ilgilenmemeye başladığımızda, “neden, nasıl ve niçin” sorularını sormamaya başladığımızda, artık düşünemez hale geliriz ve işte o gün gerçekten bittiğimiz gündür. Yoksa o gün çoktan geride mi kaldı. İnşallah öyle değildir. Yok yok, kesinlikle değildir, olmaz, olamaz.

İnsanlar, “Akşam eve geldiğimde neden en az yarım saat park yeri arıyorum? Temiz, sağlıklı içme suyuna neden para ödüyorum, evimdeki musluktan neden su içemiyorum? Allah’ın yolunun kenarına neden otopark ücreti ödüyorum? Asgari ücretle nasıl geçinebilirim? Neden herkes kiracı olmak zorunda, devletim bana küçücük bir ev ayarlayamaz mı? Tavuk kümesi kadar evlere binlerce lira kira nasıl istenebiliyor?” gibi soruları sormayı bırakırsa emin olun çok daha kötü şartlar gelmeye başlar.

Türkülerle büyümek güzel, şarkılar söylemek, muhabbet etmek güzel ama bir yere kadar. Geçmişi anmak, eski güzel günleri hatırlamak, hatıralarla yaşamak güzel ama bir yere kadar. Fakire destek olmak, ihtiyacı olana yardımcı olmak, bir garibin elinden tutmak güzel ama bir yere kadar. Şöyle bir deniz havası almak, biraz yürüyüş yapmak, iş yerine bisikletle gitmek güzel ama bir yere kadar. Bakkaldan alışveriş yapmak, soğanı kırıp ekmek arası yapmak, makarnayı salçalı yemek güzel ama bir yere kadar. Her şeyin, her garibanlığın, her sabrın, her tevazuun, her merhametin bir sınırı olmalı. Bu fakirlik, bu zulüm, bu zorbalık, bu adaletsizlik, bu ahlâksızlık nedir arkadaş. Bu kendini bilmezlik, bu vurdumduymazlık, bu ahmaklık, bu şaşkınlık nedir arkadaş. Bu nasıl bir düzendir, bu nasıl bir yönetimdir, bu nasıl bir sistemdir, bu nasıl bir dünyadır, bu nasıl bir hayattır arkadaş.

Güzel olan her şey kitaplardan mı okunmalı, hep tarihe bakıp, geriye mi dönmeliyiz yüzümüzü, hep mi gözümüzü kapatmalıyız, hep mi hayal kurmalıyız, nerede bu yaşanmışlıklar, nerede bu gerçek, nerede bu hakikat. Bu kuşun canlısı, öteni, kanat çırpanı, gökyüzünde süzüleni nerede. Nerede bu insanlar, bu düzeni düzeltecekler, iyilik erleri, mücahitler, aslanlar, nerede bu millet, nerede bu devlet, nerede?