Yakın zamanda bu kalemin sahibi olarak, sorumluluk duygumuz ve bilincimiz gereği “Allah’ım aklımızı koru” başlıklı bir yazı yazdım ve yayımlandı. İçinde bulunduğumuz ortamda, gün ve zamanda insanlığın, hele Müslümanların ölçüsü iyice kaçtı. Bu sınır tanımazlık ve ölçüsüzlük kendisiyle sınırlı kalsa bir şey denemez, geçilir gidilir diye düşünülebilir. Öyle olmuyor ne yazık ki. Müslümanlar adına konuşanlar bağlı bulundukları medeniyetin ruhuna uygun olmayan bir aşırılıkla saldırganlaşıyor.
Sevgili Efendimizin Veda konuşması, özellikle Müslümanlar için, insanlık adına bir ölçü olmalı. Aşiret, kabile ve geri kalmışlık ruhuyla geçmişi unutmayan, kin ve öfkeyi içselleştiren, iyice kavi hâle getiren bir tuhaf Müslüman tipi türedi. Kan davalarından, şiddet ve saldırganlıklardan umut besleyenler nedendir bilinmez tam anlamıyla saldırganlaşabiliyorlar. Şu uyarının bugün için bir karşılığı yok mudur dersiniz: “Ashabım! Dikkat ediniz, cahiliyeden kalma bütün adetler kaldırılmıştır, ayağımın altındadır. Cahiliye devrinde güdülen kan davaları da tamamen kaldırılmıştır.” Yeniden cahiliye dönemine özenen, bundan umut ve umur bekleyenlerin bir dili olsa gerektir. Saldırarak korunma gibi.
Müslümanların bugünkü açmazı aralarındaki çatışmalar, gerilimler, kan dökmelerdir. Bunlar hangi gerekçeyle olursa olun artık klan kabilelerde olduğu gibi gerekçeleri de vardır. Düşmanlık ve nefret dilini oluşturmanın o kadar çok yol ve yöntemi vardır ki. Belli bir dönemden sonra sistem kendi düşmanını üretmek adına Kürtleri hedef tahtasına aldı. İnsanlar, Allah’ın takdir ettiği anne ile baba seçme hakkının kendilerinde olmadığını bilirler. Ama ırk olgusu, üstünlük tutkusu öylesine ağır basıyor ki kendi ırkından olmayanları bir anda tam anlamıyla düşman hâle getirebiliyor. Sistem ve onun uygulayıcıları şu sırada bu gerilimi azaltma adına bir barış girişiminde bulunuyorlar. Bunun belli bir mantığı vardır kendilerine göre. Yıllarca nefretin en uç noktasında bu kışkırtılır ve sivriltilirken şimdi bir geri dönüş çabası görülmektedir.
Eğer bundan böyle kan dökülmeyecek, bir güven ve barış ortamı olacaksa buna elbette razı olunur. Ne yazık ki bundan da rahatsız olunuyor.
İran ve Arap nefreti gündemini hâlâ koruyor. Yeri ve zamanı gelince yeniden alevlenmesi gerekiyorsa alevlendiriliyor. Hele bir de bir Ermeni sonu var ki, o asla tahammül edilemeyecek bir durumdur. İnsanı insan olarak görmeyenler için bahaneler çoktur. Bu ırk eksenli bakışlarda kimi imgeler insanların cinlerinin tepelerine üşüşmesine neden oluyor. Öylesine doluyorlar ki ne yapıp edip bir düşman türetme onlarla oyalanma ve oyalandırma bir yol oluyor.
Mezhep gerilimi bir başka boyutudur bunun. Özellikle de kimi ulusların veya çevrelerin adları nefret oluşturmak için yeterli olabiliyor. Suriye ile İran Şia’sı, Alevileri söz konusu olunca nefret dili birden kendini belli ediyor. Örneğin Azerbaycan Şia’sı kimi çevreler için bir tehlike değildir, İsrail ile kol kola olsalar bile. İrkî bir bakış olunca kendilerince akan sular duruyor.
Emperyalizm oyununu ustaca oynuyor. Birilerinin tuzağına birilerini düşürüyor. Bir süre sonra yeri ve zamanı gelince birileri devreden çıkıyor, bir başkasını dâhil ediyor.
İslâm milletinin parçalanması, bölünmesi, birbirine hasım hâle gelmesi rastlantılarla olmuyor. Bir el bir soluk devreye giriyor birbirine düşürüyor. Karşılıklı intikam duygusunu iyice oluşturuyor ve geri çekiliyor, olanı biteni keyifle izliyor. Sonuçları nasılsa istedikleri gibi oluyor.
Medeniyetimiz ince ruhludur, şiir ruhludur. Nefreti, öfkeyi, şiddeti barındırmaz ve kaldırmaz. Medeniyetimize kişilerin ve kimi çevrelerin gözüyle değil bir bütün olarak bakmak gerekiyor. Bu ruhtan nasibini alamayanlar cahiliyedeki kan davalarına özeniyorlar. Şiirin ve inancın naifliğinde güzel dilli olmak insanlık için önemlidir.